Berkin Elvan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Berkin Elvan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Kasım 2014 Cuma

YAŞAM ENERJİSİ

Üzerine çok konuşuldu, hâlâ da konuşuluyor. İlginç bir şekilde üstüne düşünülünce ben gibilerde hem bir umut hem de umutsuzluk kaynağı bir olay. Gezi Parkı protestolarından bahsediyorum. Umut verdi çünkü korkunun en yoğun olduğu, muktedirlerin hışmına uğrayanların kendini çaresiz hissettiği, kimsenin bir şeyleri değiştiremeyeceğinin düşünüldüğü sırada kalkıp muktedire "Ayağını denk al, aklını başına topla!" dedi. Önceden halk zorbalardan korkarken artık zorbalar halktan korkmaya başladı.
Başkalarını bilmem ama bende umutsuzluğa da neden oldu çünkü bu çapta bu güçte bir direnişi, zorbanın karşısına bu şekilde korkusuzca dikilmeyi gücünü üretimden alan işçi sınıfından beklerdim. Çocukları plastik mermilerle, hatta bazen gerçek mermilerle (Ethem'i hatırlayın), katledilirken, gaz fişekleriyle kafasından vurulup ölürken, kahpece pusu kuranlar tarafından öldürene kadar dövülürken işçilerin bir genel grevle yeter artık çocuğuma dokunma dememesi gerçekten üstüne tez yazılabilecek (hatta yazılması farz olan) bir durum.
Ama şimdi... Şimdi, şu an, hepsini bir kenara bırakalım. Şu fotoğraf... İnsandaki yaşam enerjisinin resmi. İnsanı güzele, merhamete, sevgiye sevk eden Wilhelm Reich'ın sık sık sözünü ettiği o güzelim his... ORGON! O güzelim his, yaşam enerjisi... İçindeki yaşam enerjisini boğmayan güzel insanların merhametine bir bakalım. Kendilerini öldürmeye çalışırken yaralanmış polise gösterdikleri merhamete bir bakalım. Yıl: 2013. Gezi Parkı protestolarının en civcivli vakti ve bir polis, öldürmek için saldırdığı potestocular tarafından taşınarak ambulansa götürülüyor. İşte bu fotoğraftan çıkarılacak çoook ders var. Sadece anlayana...


12 Ağustos 2014 Salı

NEDEN DEMİRTAŞ’A OY VERMEDİM




Seçimler süresince bazı BDP’li arkadaşların tutumu beni çok şaşırttı. Siyasi görüş olarak partici değilimdir. Bir şeylere taraf olmaktan ziyade bir şeylere karşı durmayı benimserim. Açıklamam gerekirse arkasına devlet desteğini alan gruba ya da partiye güvenmem. Bir zamanlar mazlum olanın zulme uğrayan, mağdur edilen kesimin  iktidarı ele geçirince nasıl da canavarlaştığını zaten görüyoruz. Bu tavır da siyasi yelpazenin soluna düşüyor. Seçim öncesinde BDP’li arkadaşlar sanki her sol görüşlü insan Selahattin Demirtaş’a oy vermek zorundaymış gibi tuhaf ve saplantılı bir tutum takındılar. Demirtaş’a oy vermeyeceğimi, boykota gideceğimi söyleyince de beni Kürt karşıtı olmak, Erdoğan’a destek vermek gibi komik ve akıl almaz şeylerle suçladılar. Yok “tebrik ederim” diyip içeriksiz saçma laflarıyla aklınca iğnelemeye kalkan, yok “Sen Erdoğan’a oy vereceksin” diye saçmalayan… Daha neler neler… Oysa karşıdakini bir dinlemek gerek. Dost acı söyler derler ve benim bir özelliğim de dostumu da düşmanımı da aynı sivri dilimle eleştirmemdir. Ayrıca bunca zaman uğradığım sert eleştirilere sabırla ve sükunetle karşılık vermeye kalktım. Buna rağmen karşımdaki hem hatasını kabullenmiyor hem de bana insafsızca saldırıyor. O yüzden artık Demirtaş sevdalısı arkadaşlara bir cevap vermek farz oldu.
Uzunca bir süre Kürtlerin hakkını nasıl savunduğumu bilen biliyor. Bilmeyen de beni takip ederek öğrenebilir ha kimse beni takip etmeye mecbur da değil. Ama tutup da karşındaki insanın tek bir olaydaki bir tek tavrına bakarak karar vermek doğru değil. Zaten ben de boykotu BDP’li siyasetçilerin tek bir tavrına bakarak yapmadım. Şimdi bir bakalım Selahattin Demirtaş’ı neden diğerlerinden çok farklı ve tercih edilebilir görmediğime.
Selahattin Demirtaş seçim sürecince çok güzel konuşmalar yaptı ama söylenen lafların büyüsüyle sandığa gitmek yerine o sözlerin sahibinin ne yaptığına bir bakalım.
AKP 2000 yılından sonra kurulmuştur. Yani tarihine bakarsak hiçbir darbeden mağdur olmamış bir partidir. Bununla birlikte 80 darbesinden 20 yıl sonra kurulan AKP, darbe sonrası şekillenen ortamın, kuşağın ve iklimin iktidara getirdiği 12 Eylül artığı bir partidir. Buna rağmen şu ana kadar yapılan algı operasyonları, telkinler ve kitle iletişim araçları ile yapılan beyin yıkama seansları sayesinde AKP kendini darbe mağduru olarak pazarlamaktadır. İnsanlarda darbe riski varmış gibi bir algı yaratmak hem AKP’nin işine gelmektedir, hem de bu yalancılıktır. Çünkü böyle bir risk yok.   
Şu an Türkiye’de bir darbe tehlikesinin olmadığını görmek için deha olmaya gerek yok. Hatta IQ’su yerlerde sürünen biri bile ordudaki temizliğe, şafak vakti gözaltına almalara, neyle suçlandığı bile açıkça söylenmeden yıllarca hapiste kalanlara bakarak AKP’nin yaptığı sivil darbe dışında bir darbenin olmadığını, herhangi bir askeri darbe tehlikesinin ise asla söz konusu olmadığını rahatça söyleyebilir.
Peki Demirtaş’ın tutumu ne? AKP elinde küçük bir kırıntı sallıyor ve Demirtaş’ın iştahla salyaları akıyor. AKP’nin uzattığı minik bir kırıntıyı kapmak için dilini sarkıtarak koşup kırk takla atacak karakterdeki Demirtaş da bugün bir askeri darbe tehlikesi olmadığını ve darbeye dair anlamsız gevezeliklerin sadece AKP’ye yarayacağını çok iyi biliyor. Bununla beraber Selahattin Demirtaş Gezi Direnişi sürecinde hiç utanıp sıkılmadan bir askeri darbe tehlikesi varmış gibi konuşuyordu. Aynı Selahattin Demirtaş cumhurbaşkanlığı adaylığı sürecinde Gezi Direnişi’ni sürekli sahiplenmeye kalktı. Gezi Direnişi sırasında AKP faşizminden bıkıp meydanları dolduran insanlara hiç utanmadan “ırkçı, darbeci” gibi laflar eden, bunun AKP’ye karşı bir darbe girişimi olduğunu söyleyen kimdi? Onlarca insan yaralanırken, insanların gözleri çıkarılırken, iki yüze yakın insan kafa travması yaşarken, onbine yakın insan yaralanmışken ve o gün için 8 kişi (Daha sonra Korkmaz, Elvan gibi birkaç kişi daha öldü) ölmüşken sen hiç utanmadan AKP’ye sahip çıktın. Seçim sürecinde gayet ikiyüzlü bir tavırla Gezi sevdan kabardı, geziye övgüler yağdırmakla kalmadın kalktın Gezi eylemleri sırasında dövülerek öldürülen Ali İsmail Korkmaz davasının 3'üncü duruşmasına katıldın. “ 'insanım' diyen herkesin kabul edeceği bir kararın çıkması için, aileyle dayanışmak için, insanlık vicdanına sahip çıkmak için buradayız." dedin bir de. Sorması ayıp olmasın ama daha önceki iki duruşmada neredeydin? Yoksa o sırada insan değil de başka bir şey miydin? Gezi Direnişi’ne darbe diyen iki lider var biri Demirtaş diğeri Erdoğan. AKP belki özerklik adına iki üç kırıntı atar umuduyla insanlığını çöpe atıp katillerden yana olmana bilmem ki ne demeli.
17 Aralık rüşvet operasyonları tüm Türkiye’yi salladığında AKP’nin hırsızlığına eğilmek yerine kalktın utanmadan rüşvetçileri savundun 17 Aralık operasyonlarına darbe dedin. AKP ile arayı bozmamak umuduna tüm devletin soyulup soğana çevrilmesine göz yummana, hatta failleri savunmana bilmem ki ne demeli? Sonra da çıkıp utanmadan “Nuri Alçolara gelesiniz.” dedin. Sen de Tecavüzcü Coşkunlara gelesin e mi Demirtaş.
Temmuzda cumhurbaşkanlığına adaylığını koymuşken Alevi örgüt temsilcileriyle bir araya geldin ve  Alevi toplumuna “demokrasi, özgürlük ve barış mücadelesine sunduğu katkılardan dolayı teşekkür” ettin.  Yine kendi sözlerinle aynen şunu dedin kelimesine dokunmadan aktarayım: “Aleviler üç aday ile ilgilide en doğru kararı verecek birikime, akla ve vicdana sahiptir. Bu doğrultuda verilecek her karar benim açımdan saygındır, değerlidir" dedin aman ne güzel. 2011’de BDP’nin bağımsız adayı Ferhat Tunç Dersim’den milletvekili adayı olmuştu ama seçilemedi bunun üzerine bakın Demirtaş nasıl bir inci yumurtladı: "Kerbela'da 72 kişi öldürüldü Aleviler bunu unutmadı Dersim'de 72 bin kişi öldürüldü Aleviler bunu unuttu" daha da ileri gitmekten çekinmeyen Alevi düşmanı yobaz Demirtaş: "Dersim İhanetini Unutmayacağız" dedi. Bu iki davranışı da aynı kişinin yapmış olması imkansız. Eğer gerçekten görüşlerin değişmiş de Alevilere saygı duyar olmuşsan kalk önceki sözlerin için özür dile. Ama beyzademizin böyle bir derdi yok. O ilkelere falan saygılı omurgalı bir duruşu değil ancak gelecek oyları hesaplıyor.
Bu bir yanda dursun BDP’li bazı yayın organlarının alçakça, hayasızca sözlerine ne demeli? Tecavüzcüsüne aşık, analarına tecavüz edenlere oy verdiler gibi hayvanca laflarınızı unutmadık. Bakın şu sayfada ne diyorlar:
http://eu.kurdistan-post.eu/kurdistan/print:page,1,3150-dersim-celladna-ak-kent-erdoan-alparslan.html
“Burada Kürt-Alevi derneklerinin kendilerini sorgulayıp, Kürdistan toplumuna özeleştiri vermeleri gerekir. Dersim’in durumu Stolkom sendromudur. Bu sendroma göre kişi kendisini zorla kaçırana ya da tecavüz edene âşık olur. Dersim de kendi celladına âşık. Bu aşkın sonu mutlu sonla bitmeyecek, bunu tarih bize göstermiştir. Ey Dersim, bu gayrimeşru aşkı bitir, bu aşk büyüdükçe sen küçülüyorsun, yok oluyorsun.”
Türkiye partisi olduğunu iddia eden HDP’nin yerel seçimler öncesi Adana’da astığı tüm afişler Kürtçeydi ve hiçbir şey anlamadım. Bu afişler Diyarbakır, Mardin gibi bir yerde sadece Kürtçe hazırlansa hadi anlarım ama Adana’da Kürtçe afişlerinizi kaç kişi anlayabilecek? Afişleri tamam Kürtçe hazırla ama yanına bir de Türkçe ne dediğini eklemen bu kadar mı zor? Türk seçmene hitap etmek gibi bir derdin yoksa, bana Kürtler oy versin sadece onlardan oy istiyorum diyorsan elbette böyle bir yönteme başvurman normaldir.
Demirtaş’a neden oy vermediğime dair sayabileceğim başka nedenler de var ama zannedersem şimdilik bu kadar yeter. Demirtaş’a oy vermediğim için konuşup kafamı şişiren sevgili arkadaşlar, tuhaf tepkileriniz ve anlamsız ısrarlarınızla artık en sonunda beni Demirtaş’ı yerden yere vuracağım bir yazı yazmak zorunda bıraktınız. Bana bunu adeta zorla yaptırdınız. Sonunda bunu da başardınız ya helal olsun size!

14 Haziran 2014 Cumartesi

AH, BİZİM BU ORTADOĞU KAFAMIZ!


        Tipik Ortadoğu politikacısı böyle ouluyor işte… Halka bir şey vaat etmek yerine, kendisinin bâzı meziyetlere sahip olduğunu iddia etmek yerine siyasi rakibinin ne kadar kötü olduğunu anlatmaya uğraşır ve o şekilde oy toplamaya çalışır. Aslında “rakip” yanlış kelime. Batıda siyasi yelpazenin değişik taraflarındaki liderler rakiptir ama Ortadoğu’da bunlar rakip değil, “düşman”dır. Bu gelenek kendi kendine olmadı elbette, elbette ki bunun bazı sebepleri var. Bu Ortadoğu halklarının genetik değil kültürel mirasından kaynaklanıyor.
        Bir lider düşünüm siyasi muhattabının dili sürçmüş, bir eleştiriyi yöneltirken yanlışlıkla “karısı” yerine “annesi” demiş. Der demez de yanlışını fark edip “Pardon, pardon! Allah rahmet eylesin! Pardon!” diye düzeltmiş. Bu liderin davranışı insanî bir davranış insanî bir hata. Peki diğer liderin buna cevabı ne olmuş: “Bu kadar adilik, alçaklık olamaz!” başka ne demiş: “Adisin, seviyesizsin! Terbiyesiz herif!” Bitmedi: “Bu kadar adilik, pespayelik olur mu?” Seviyeye gel! Bu mu senin beklediğin seviye şu başkasına “terbiyesiz” diyenin yaptığına bak. Şu konuşmadaki seviyeye bak. Muhtemelen bir Avrupa ülkesinde böyle konuşan bir başbakanı iki tane beyaz önlüklü adam, ters gömlek giydirip psikiyatri kliniğine kaldırır ve o başbakanın siyasi hayatı biter. Ama bizde bu liderin bu lafları alkışlanıyor. Bu sözlerin bir kalabalığa meydanlara hitap ederken hem de bir başbakan tarafından sarf edilmesi başlı başına bir facia, bir patalojik vakayken, meydanların bu galiz küfürleri alkışlaması ayrı bir garabet, ayrı bir pataloji.
        Sadece bu mu? TV de canlı yayın sırasında bağıra bağıra “Hüğğyk, hığyk, ühüğerkh!” diye sesler çıkararak ağlayan bir başbakan. Çok etkileniyorsan git evinde ağla, evde dilediğin kadar ağla ama tüm dünyanın izlediği bir sırada, kameraların karşısında sen bunu nasıl yapıyorsun? Ülkenin itibarını ne hale düşürdüğünün farkında mısın? Bu davranış da bir Avrupa ülkesinde hem alay konusu olur hem de o kişinin siyasî hayatının bitmesine sebep olur. Bizde ne oluyor, lidere puan kazandırıyor. Zaten Erdoğan dozajı iyi ayarlayamadı, sesi tuhaf dayak yemiş çocuk sesi gibiydi. Yapmacık ve zorlama olduğu her halinden belliydi.
        Bir lider bırak bir Avrupa ülkesini, ortalama demokrasiyi hazmedebilmiş bir ülkede kendini protesto edene korumalarının arkasına saklanarak dayak atıyor, üstüne korumalarına dövdürüyorsa o lider artık bitmiştir. “İsrail dölü” kelimesini kullanıyor üstelik. Zenofobiye gel! Sadece bu da değil, bu sene martta Yenikapı’da miting öncesi helikopterle miting alanınad tur atıyor. İnsanlar liderlerine bakmak için kafalarını yukarıya kaldırıyor. Erdoğan helikopterden emir veriyor aşağıdaki kalabalığa: “Arka kısımda dışarda kalanlar var, biraz yer açın! Bayanlara yol verin!” Bu sözler neden helikopterden söyleniyor, neden biraz sonra kürsüye çıkıp konuşacağı alanda helikopterle tur atıyor? Tabii ki halkı aşağılamak, kendinin onlardan ne kadar yüksek ve yüce olduğunu göstermek için. Ama konuşmasını prompterdan okurken prompter bozulunca dut yemiş bülbüle dönen Erdoğan bunu akıl edecek değil tabii ki beraber çalıştığı reklemcılar, propagandayı ve insan psikolojisini iyi bilenler akıl ediyor bunu. Geride bir tiyatro hazırlanıyor ve sahneye konuluyor, kim bu tiyatroda iyi oynarsa halk gidip ona oy veriyor.
        Oysa bir siyasi partiye verilecek oy, tiyatronun performansına göre değil o partinin yaptıklarına göre olmalı. Bir işçinin muhafazakâr bir partiyi desteklemesi akıl alır şey değildir. Çünkü muhafazakâr parti işçiyi ve işçinin çıkarlarını değil patronları düşünür, onları kollar. Ama bu fikir sağlıklı düşünen insan fikridir, Ortadoğu’da halkın inanılmaz çoğunluğu büyük bir kafa karışıklığıyla  gider kimin tiyatrosunu beğenirse ona oy verir. Eh biat kültürüyle yetişen, aşağılanmaya bayılan insanlara da böyle yukarıdan talimatlar vereceksin ki etkileyebilesin.
        Biz bu sağlıksız davranışları bu garip ruh halini neden sergiliyoruz? Çünkü biz demokrasinin ne olduğunu bilmiyoruz. İlkokul çocuğuna sor “Demokrasi nedir?” yıllarca papağan gibi tekrarlatılıp ilkokuldan belleğimize kazınan şu zırvayı söyler: “Demokrasi halkın kendi kendini yönetmesidir.” Peki halkın kendi kendini yönetmesi nedir? Bunu açıyor muyuz, açıklıyor muyuz, eh az biraz. O da neymiş diyince: “Halk temsilcisini seçer temsilci de halkı yönetir.” Diye bir cevap. Şimdi bu demokrasi mi oluyor? Temsil sistemi iktidarı halkın elinden alıp vekillere devrediyor ve onlara “dokunulmazlık” adı altında bir tür suç işleme, hırsızlık yapma özgürlüğü veriyor. Sokakta yürümek demokratik bir hak talep etmek “suç” olarak görülüyor ve dayakla, copla, gazla, hapisle cezalandırılıyor. Siyaset toplumüstüleştiriliyor ve toplumun taleplerini dile getirmesi yasaklanıyor. Toplum sadece sandığa gidip mühür basacak, gerisine karışmayacak. Bu demokrasi değildir, seçimler yapılsa da sonuçta iktidar halkın elinden alınmıştır. Demokrasiden anladığımız şu an için başa gelecek tiranı seçmektir. Oysa başa gelenin sınırsızca diktatörleşip her türlü baskıyı kurduğu yerde demokrasi olmaz. İşte demokrasinin ne olmadığını kavradığımız an ne olduğunu anlamak için zahmet etmemize hiç gerek kalmayacak.
       

24 Mayıs 2014 Cumartesi

“ÖLMÜŞTÜR GEÇMİŞTİR”


Erdoğan bakın ne demiş yine: “Hiç kaza olmaz diye bir anlayışa doğru demek yanlış olur. Sadece maden kazası için demiyorum, her şey için geçerli. Hayat risklerle doludur” Hani “kader”, “bu işin fıtratında ölüm var” diye sözler sarf etmişti ya… Onu az biraz yumuşatıp değiştirip tekrar servis etmiş Başbakan. Demek öyle demek “hayat risklerle dolu”, demek bu kadar kadercisin. O zaman neden bir koruma ordusuyla geziyorsun? Öyle ya “kader”de varsa ölürsün, “hayat risklerle dolu”. Parti reklamında sürekli “Ben lafa değil icraata bakarım” diyen siz değil miydiniz? O zaman senin de bu kaderci laflarına değil icraatına bakalım. Madem ne yaparsan yap risk var neden korumalarla geziyorsun? Kendin için hiç kader mader demeden tedbir alıyorsun, iş başkasına gelince tedbir almayıp suçu kadere yıkmak ne kadar tutarlı?
         
Erdoğan Soma’daki olaydan (haklı olarak) kendisini sorumlu tutanlara bakın nasıl kin kusmuş: “Dünyayı kendi oturdukları semtten ibaret bilirler. Lüks kafelerde otururlar, deniz gören yalılarında boğaza nazır villalarında otururlar. Ellerinde akıllı telefonlarıyla ahkam keserler, yalan söylerler.” Bir kere orda ölen işçilere sahip çıkanlar “dünyayı kendi oturduğu semtten ibaret bil”se orda ölenlere sahip çıkmazlardı. Bu laf kanıtsız, desteksiz, mesnetsiz, saçma sapan bir iddia. Hatta iddia bile değil tuhaf bir hezeyan. “Lüks kafelerde otururlar, deniz gören yalılarında boğaza nazır villalarında otururlar. Ellerinde akıllı telefonlarıyla ahkam keserler” lafına gelince… Sen küçük bir barakada oturuyor, kıt kanaat geçiniyorsun değil mi? Oğlunun bilmemkaç tane gemiciği, senin dudak uçuklatan bir servetin yok değil mi? Kıt kanaat geçiniyorsun vah vaah gözlerim yaşardı. Onlar ellerinde akıllı telefonla ahkam kesiyorsa sen de önünde prompterla ahkam kesiyorsun. “Yalan söylerler” meselesine keşke hiç gir meseydin. Muhalefetteyken KPSS’yi kaldıracağını, atama bekleyen öğretmen kalmayacağını söyleyen sendin. Yıllar evvel üçüncü köprü için İstanbul’un tek yeşil alanını yok etmek demek, diyen de sendin. Yalana hiç girmeyelim zararlı çıkan sen olursun. Dahası “Bir yoksul ailenin sofrasına diz kurup oturamazlar” demişsin ya çok komik. Onlar yoksul ailelerin sofrasında diz kırıp oturabilir ama sen… sen Erdoğan, sen o yoksulların semtinde korumasız gezemezsin. Korkarsın çünkü feci şekilde korkarsın. Soma’da gördük senin erkekliğini korumalarının arasında korkak bir şekilde insanları dövüp sövdüğünü.
         
“Birileri ölünce, ellerini ovuşturan bir zihniyet bizi anlayamaz” diyorsun. Birilerinin ölümüne üzülmek “ellerini ovuşturmak” mı oluyor? İnsanlar samimi olarak Soma’da ölenlere üzülemez mi? Belki sen ölenlere samimi olarak üzülmediğinden başkasının da üzülemeyeceğini düşünüyorsun. Soma’da ölen yüzlerce kişi için bu kadar rahatken elin Mısırlısı için kıyametleri koparıyordun. Kürsüden bas bas bağırıp programlarda salya sümük ağlıyordun Mısır’a bizim neden Mısırlı kadar kıymetimiz yok?
       
 Devamında iyice komikleşen Erdoğan “Kömürün çilesini çeken biziz, en zor işlerde ölümle burun buruna çalışan biziz. Biz oralardan geliyoruz, her an zaten oralardayız. Başbakanınız kömür ocaklarına inmiş bir başbakandır. Bakanlarım da kömür ocaklarına inmişlerdir, onlarla yemek yiyen bir ekibiz biz.” diye ipe sapa gelmez bir sürü laf söylemiş. Yahu sen ne zaman madenci olarak çalıştın da bizim haberimiz olmadı? Hangi ara maden işçisi oldun sen? Alt tarafı gezerken bir madencilerin yanına inip yemek yemişsiniz, bu da ne oluyor yani, kahramanlık mı? Bunu aman aman bir şey gören Başbakan az biraz evvel başkaları için “Oturup fakir sofrasında yemek yiyemez.” diyordu bir de. Bir de Yılmaz Özdil’e çatmış. Daha önceki yazımda yanıt verdiğimden tekrar üzerinde durmayacağım ama şu kadarını söyleyeyim: Yılmaz Özdil’in ironi yaptığını zeka seviyesi belli bir düzeydeki herkes anladığını düşünüyorum. Bu tarzda bir ithamın kasıtlı olarak yapıldığı açıktır.
         
Bakın Erdoğan konuşmasının ilerleyen kısımlarında ne diyor: “Neymiş Berkin Elvan’ı anmak için törenler düzenleyeceklermiş. Her ölüm hadisesinde bir tören mi düzenleyeceğiz. Ölmüştür geçmiştir.” İşte bu söz aslında her şeyi anlatıyor. Ölümleri polis şiddetiyle ölenleri, madendeki kazada ölenleri normal görüp kabullenmemiz, ses çıkarmamamız isteniyor. Her ölene tabii ki tören düzenlemeyeceğiz ama insanların ölümünde devleti yönetenlerin sorumluluğu varsa bunu hatırlatmak adına tören düzenlenmesinde değil hiçbir şey yapılmamasında asıl tuhaflık var.
       
 Zaten senin nasıl bir vicdanın olduğu yüzlerce işçi öldükten sonra hâlâ istifa etmemenden çalışma ve sosyal güvenlik bakanını, enerji ve tabii kaynaklar bakanını korumandan belli. Zaten senin içinde ne kadar insan sevgisi olduğu evladını yitirmiş bir anayı meydanlarda yuhalatmandan belli. Baskıda eziyette diktatörlükte askeri darbelerle iş başına gelenlere rahmet okutacak denli gemi azıya aldın. Şunu bil ki bu ülke senin tapulu malın değil. Artık kimse senden korkmuyor.