Fethullah Gülen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Fethullah Gülen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Ağustos 2017 Perşembe

BİZ AFFETMİYORUZ ALLAH DA AFFETMESİN!





Erdoğan, iktidarının ilk 5 yılında insanların yaşam tarzına karışmıyordu ( daha doğrusu karışAmıyordu, henüz o gücü bulmuş değildi). Bununla beraber AKP kadroları yaşam tarzlarına karışılan kesimdi. Eşlerinin başörtülü olması sorundu, laikliği salt bir giyim kuşam tarzına indirgeyen sığ anlayış hakimdi. İnsanlar oruç tutmadığı için dayak yesin, günde beş kez cami hoparlörlerinden bas bas bağrılarak hasta insanlar, bebekler, yaşlılar huzursuz edilsin; Aleviler yetkili ağızlar tarafından “bunlar” diye adlandırılıp aşağılansın, Alevilere suikast yapan köpekleri savunan avukatlar makam verilerek taltif edilerek ödüllendirilsin  vs… durumlar yaşansın bunlar laikliğe aykırı değildi hatta hiç sorun değildi. Ama devlet adamlarından birinin eşi başına bir çaput bağlasın işte bu sorundu. Eleştirilecek yığınla şey varken işsizlik, yoksulluk, yolsuzluklar, çevre katliamları, her şeyin yabancılara hem de inanılmaz ucuza satılması, Unakıtan’ın bin türlü kepazeliğe rağmen yargılanmaması, hızlı trenin raydan fırlayıp bir sürü insanın ölmesi, PKK terörünün tekrar hortlaması, devlette partizan kadrolaşmalar, eğitim sisteminin yapboz tahtasına dönmesi, tarım ve hayvancılıktaki sıkıntılar… eleştirilmiyordu. Eleştirilen neydi? Devleti yönetenlerin eşlerinin giyim tarzı. Böyle aptalca ve sığ politikalar tabii ki AKP’nin ekmeğine yağ sürdü. AKP Baykal’a ne kadar teşekkür etse azdır. 

2007’de ABDullah Gül’ün eşi sırf başörtülü diye, Gül’ün cumhurbaşkanı seçilmesini engellemek istemeleri büyük bir tepki çekti. Gerçi ABDullah Gül’ün cumhurbaşkanı olmasını ben de içime sindiremiyordum ama benimkinin nedeni eşinin giyim tarzı değildi. Ben neden içime sindiremiyordum? Şu yüzden ABDullah Gül kayıp trilyon davasının bir numaralı sanığı olduğu için, yargılanıp aklanmadan cumhurbaşkanlığı makamına talip olduğu için. Ama muhalefet olağanüstü bir gerzeklikle bunu hiç sorun etmeden eşinin başörtüsünü diline doladı. Evet, muhalefetin tutumu nahoştu ama iktidarın da hiç uzlaşma aramayıp tek adayı dayatmasına ne demeli? Muhalefet büyük oranda hatalıydı bununla birlikte muhalefet kadar olmasa da iktidar da hatalıydı. İktidar da anlaşılmaz bir şekilde tek aday dayattı. Uzlaşma aramadı. İki tarafta da anlamsız manasız bir inatlaşma vardı. Bu inatlaşma kesinlikle tek taraflı değildi, iki taraflıydı. Ana akım medya sanki inatlaşma tek taraflıymış gibi, sanki tüm hata % 100 CHP’nin de AKP sütten çıkmış ak kaşıkmış gibi bir algı yaratmaya uğraştı. ( Bu ikiyüzlülüğün cezasını da çektiler, pohpohladıkları AKP bir güzel canlarına okudu. Hatta birileri bu medya mensuplarına “Sizi tasmalarınızdan kurtardık” diyerek resmen “it” dedi.) Eh büyük oranda bu ikiyüzlü propaganda başarılı da oldu. AKP tek başına iktidar oldu, medyanın ve MHP’nin de desteğiyle ABDullah Gül cumhurbaşkanı oldu.  

Ordunun iç politikaya müdahalesi, kapatma davası vs.sıkıntılar başgösteriyordu. Parti kapatmanın çok kötü bir şey olduğu, demokrasiye aykırı olduğu vs. konuşulmaya sürekli parti kapatmanın asla olmayacak bir şey olduğundan dem vurulmaya başlandı. Parti kapatmanın ne kadar demokrasiye aykırı olduğunun propagandası yapılırken bir kişi de çıkıp demiyordu ki “Hukuk kuralları herkes için geçerli değilse o memlekette demokrasi yoktur. Eğer bir parti kurumsal olarak suç işliyor, organize bir şekilde yolsuzluk yapıyor, yolsuzluk yapanları yargıdan kaçırıyor ve demokratik rejimin altını oyuyorsa asıl o partinin kapatılmaması demokrasiye aykırıdır” diye. İkiyüzlülük bu ya AKP’ye kapatma davası açıldığında yeri göğü inleten aslan parçaları BDP’ye kapatma davası açıldığında sus pus olmuşlardı. Kapatma davası ve ABDullah Gül’ün cumhurbaşkanlığı karşısında gösterilen direnç AKP’yi harekete geçmeye itti. Bir şeyler yapmalıydı yoksa çok sevdiği, uğruna Türkiye’yi yerle bir edebilecekleri iktidar ellerinden kayıp gidecekti. AKP asla koltuğu bırakmak istemiyordu. Cemaatle kirli bir ittifak yapıldı ve Ergenekon diye hayali bir örgüt yaratıldı, yan yana gelse birbirinin gırtlağını sıkacak kadar birbirine düşman, siyasi görüşleri birbirine 180 derece zıt insanlar aynı örgüte üye oldukları gerekçesiyle toplanıp içeri atılıyordu. Bunlar gözaltına alınırken çağırılmıyordu da, gecenin bir vakti evlerine polis geliyor, evin altı üstüne getiriliyor, bu kişiler kelepçelenerek, polis otosuna binerken kafalarına bastırılarak gözaltına alınıyordu. Masumiyet karinesi diye bir şey asla söz konusu edilmiyor, tutuklanan herkes suçlu ilan ediliyordu. Tutuklamalar kapatma davasının karşısında kükreyen aslan parçaları tarafından alkışlanıyordu. Bu antidemokratik ve keyfi tutuklamaları alkışlamak demokratlık, eleştirmekse teröristlikti. O sıralar Ergenekon tutuklamaları insanların ne kadar demokrat olduğunu gösteren bir turnusol kâğıdıydı: tutuklamaları alkışlayan demokrat, alkışlamayan darbeciydi. Rektörler, gazeteciler, yazarlar, bilim adamları, askerler, siyasetçiler… ne kadar AKP muhalifi kesim varsa bu Ergenekon denen torbanın içine atılıp götürülüyordu.  

Gülen Cemaati ve AKP iktidarı paylaşmıştı, AKP, Cemaat’in yardımıyla devletteki yerini sağlamlaştırmış, muhaliflerini hapse tıkıyorken Cemaat’in adamlarını da devletin çeşitli kadrolarına yerleştirmiş, partisine milletvekili olarak almış ve Cemaat’in yurtlarına, dershanelerine, şirketlerine, yurtdışı okullarına, Türkçe Olimpiyatları’na vs. her türlü kurumuna ve etkinliklerine destek veriyordu. AKP ile cemaat arasında huzursuzluk Ergenekon mitinin iyice suyunun çıkarılması ( aslında suyunun çıkarılması değil başka bir şey denir ya neyse) tutuklamaların ardı arkasının gelmemesi, ortamın bir türlü normalleşmemesiyle ve genelkurmay başkanının tutuklu yargılanması ile belirmeye başladı. AKP bu tutuklamalarla hızla prestij ve meşruiyet kaybediyordu, yavaş yavaş işi götürmek gerekliydi. Terörle yıllarca mücadele eden Genelkurmay Başkanı’nın terör örgütü lideri olmakla suçlanıp tutuklu yargılanması da kamuoyunda infial uyandırmış, hatta Erdoğan ve Gül bile bazı demeçlerinde Başbuğ’un tutuklu yargılanmasının yanlış olduğunu söylemişlerdi. Bununla beraber asıl kırılma noktası burada oluşmadı.

Asıl kırılma noktası Mavi Marmara baskını idi. Mayıs 2010’da İsrail Gazze Şeridi’ne 3 yıldır ambargo uyguluyordu. Bu ambargoyu delip Gazze’ye insani yardım ulaştırmayı hedefleyen insanlar bir girişim başlattı Mavi Marmara adlı gemi İstanbul’dan çıkıp Gazze’ye iaşe, ilaç vs. götürecekti. İsrail bu durumda gemiyi vuracağını söyledi. Önce Mavi Marmara’da kendine yer ayırtan, gideceğini söyleyen bazı AKP’li vekiller daha sonra bundan vazgeçti. Yani böyle bir saldırının büyük bir ihtimalle gerçekleşeceğini aslında onlar da biliyordu. Filistin’de yıllardır kan döken çoluk çocuk öldüren psikopatların elbette insani yardım gemisine saldıracağı öngörülebilir bir ihtimaldi ama ola ki saldırmazlarsa, ola ki böyle bir şeyi göze almazlarsa işte o zaman ümmetin lideri, “Allah’ın bütün sıfatlarını üstünde toplamış” Zilullah fi’l – Âlem’in yıldızı parlayacaktı. O vakit İslâm Dünyası’nın başına o geçecekti, haa olmadı da İsrail saldırdı mı ne gam? AKP ve Erdoğan gene mazlumu oynayacaktı gene mağdur edildik diyip oy devşireceklerdi. İsrail ordusunun, Mavi Marmara’ya sabaha karşı uluslararası sularda düzenlediği baskında 9 kişi öldü, 30 kişi yaralandı. Yaralılar hastaneye kaldırılırken elleri kelepçelendi. Bakalım kimin borusu ötecek, bakalım buraların abisi kim restleşmesi yüzünden insanlar öldü. Tabii olayın hemen ardından ABDullah Gül, Tayyip, Arınç, kükreye kükreye hamasi nutuklar attılar. ABD İsrail ile ilişkilerin bozulmasından memnun değildi. Doğal olarak ABD’de yaşayan Gülen de baştan beri bu olaya sıcak bakmıyordu Fethullah Gülen, israil saldırısını “çirkin” olarak değerlendirirken Mavi Marmara’nın İsrail'den izin almamasını da eleştirdi ve "İsrail'in onayı olmadan hareket etmek, otoriteye başkaldırıdır" dedi. İşte bu olaydan sonra Cemaat artık Erdoğan’ı gözden çıkardı. 

Zaman ilerlerken MHP, AKP’nin PKK ile masaya oturduğunu söylüyor AKP bunu reddediyor ama reddederken de PKK ile masaya da oturuyordu. 2011’in sonlarında Oslo görüşmelerinin ses kayıtları internete düştü. Kayıtların internete düşmesinden yaklaşık üç ay kadar sonra 2012 şubatında da Hakan Fidan KCK’dan sanık olarak ifadeye çağrıldı. Hakan Fidan’ın yargılanması demek Erdoğan’ın da yargılanması demek olduğundan Fidan yargılanmasın diye alelacele bir yasa çıkarıldı. AKP kişiye özel bu yasayı çıkarırken de eleştiriler karşısında milletle alay eder gibi “Biz kişiye özel yasa çıkarmıyoruz” diyip duruyordu. Eh yani evet, kişiye özel yasa çıkarıyoruz demelerini de beklemek saflık olur. Kişiye özel yasa çıkardığını itiraf edecek kadar dürüst olan insanlar zaten kişiye özel yasa çıkarmaz. AKP ile Cemmat’in arası iyiden iyiye bozulmuştu ama iki taraf da diğerini tam olarak karşısına almayı göze alamadığından birbirlerine gizliden gizliye diş biliyorlardı.

Erdoğan, Türkiye’yi tek başına yönetiyor, ne isterse yapıyordu. Cemaat’in de yardımıyla muhaliflerini tamamen temizlemişti, her türlü denetimden muaf, ağzından çıkan her kelime bazılarınca emir telakki edilen güçlü bir pozisyondaydı. Evet, Erdoğan bu ülkeyi seven, dürüst ve Atatürkçü insanları Cemaat’in işbirliğiyle çeşitli kumpaslarla yok etmişti. Yok etmesine etmişti ama onların yerine devlette çeşitli görevlere “Muhterem Hoca Efendi”nin adamlarını yerleştirmişti. Cemaatin eli kolu her yere uzanmış, herkesi dinliyordu, Erdoğan’ın belki de hesaba katamadığı şey kendisini de dinliyorlardı. Belki Erdoğan bunu da hesaba kattı; ama bir kere hem PKK ile yaptığı görüşmelerin cemaat tarafından kamuoyuna duyurulmasına hem de Fidan’ın sanık olarak ifadeye çağrılmasına kızmıştı, cemaatin gücünden çekindiği için açıktan bir mücadele yürütemiyordu ama intikam ateşi ile de diş biliyordu Gülen’e. “Muhterem Hoca Efendi”ye: “Gell gel artık, gell de bittsinn bu sıla hasretii!” derken F. Gülen gelsin de tutuklansın istiyordu. Ama “Muhterem Hoca Efendi” de yanındakiler de aptal değildi. “Hoca Efendi” özetle gelemem gelirsem ortam gerilir, ülke gerginlikten uzak olsun, mealinde bir açıklama yaptı. Gerçi bunu göz yaşları içinde “küçükken amcam bana demişti ki…” diye başlayan çocukluk anılarını anlattığı, muhabiri de ağlatarak, epeyi uzattığı bir konuşmayla söyledi ama konuşmanın özü buydu. Erdoğan cemaatin finans kaynaklarına gözünü dikmişti. Dershaneler hem finans kaynağı hem de Cemaat üyelerinin toplumla buluştuğu, sosyalleştiği Cemaat’in güçlendiği ve taraftar kazandığı yerlerdi. Dershaneleri kapatmak sadece finansal anlamda değil pek çok açıdan Cemaat’e bir darbe vurmaktı. Evet, bu darbe Cemaat’i öldürmez; ama kolunu kanadını kırardı. Erdoğan dershaneleri kapatacağını söyleyince Cemaat dur ben sana güzel bir sürpriz yapayım dedi. Sonrasını biliyorsunuz banka müdürünün evinde ayakkabı kutusuna istiflenmiş dolarlar, bakan oğlunun evinde para sayma makinesi, trilyonluk banknotlar, çelik kasalar. Sabahın köründe baba oğulun sıfırlama konuşmaları, birilerinin belge yok etme makinesi aldırması, Euroları oraya buraya saklama, Emniyetin gözaltına almak istediği birini devletin tepesindeki birinin makam arabasına bindirip polisten kaçırması, yaşlı başlı bir bakanın “onların geçmişini s*kerim” diye konuşması… Bir yığın kepazelik. Bütün kirli çamaşırlar ortaya dökülünce “Muhterem Hoca Efendi” oldu mu sana “sahte peygamber” “Cemaat” ise birden “terör örgütü” oldu. Eh şimdi duruma uygun bir şeyler de söylemek lazımdı, o ne oldu? “Bizi kandırdılar Allah affetsin.” Ergenekon, balyoz gibi kumpasların mağdurları içeride çürüyordu Cemaat 17 – 25 Aralık operasyonunu yapınca, AKP birden kumpas mağdurlarını tahliye etti, amaç adalet değildi tabii. Amaç cemaate karşı Atatürkçü, laik kesimin desteğini kazanmak.  Amaç adaleti sağlamak olsa bunu çoktan yaparlardı. O insanlar bilmemkaç yıldır içerdeydi ve Cemaat’le kavga çıkana kadar içerde kalmaları hiç sorun olmamıştı. Eğer bu kavga çıkmasaydı içerde kalmaya devam da edeceklerdi. İşte bu yüzden Fethullah Gülen ve Cemaat kimseyi kandırmadı ortada kandırma falan yok, peki ne var? Ortada bir işbirliği var, kirli bir ittifak var. Biz affetmiyoruz, hakkımızı helal de etmiyoruz. Allah da sizi affetmeyecek!

5 Şubat 2014 Çarşamba

KESER DÖNER, SAP DÖNER; GÜN GELİR HESAP DÖNER

Erdoğan tutturmuş bir “paralel yapı” gidiyor. Aşk olsun tutabilene. Lafa gelince vatanperverliği hiç kimseye bırakmayan Erdoğan şaşırtıcı olmayan bir şekilde yine Türkiye’yi, yargıyı vs. Almanya’ya şikayet etti. Yahu sana tutumuna eleştiride bulunan bir iş adamını çok rahat “vatan haini” ilan ediyorsun ama sen ülkeni Avrupa’ya şikayet ederken vatan haini olmuyorsun. Bunu başka biri yaparsa “vatan hainliği” Erdoğan yaparsa değil. Ayrıca artık birileri Erdoğan’a 11 yıldır tek başına iktidarda olduğunu ve her şeyden şikayet etmeye hiç de hakkının olmadığını hatırlatsa iyi olur. Arkadaş sen 11 yıldır burada değil de Patagonya’da mı iktidardın? Çok fazla geriye gitmeye gerek yok. 2010 referandumundan sonra yargıya istediğin adamları yerleştirtmedin mi? Şimdi bu tasfiye neyin nesi? Savcı Öz’e şimdi olmayacak ithamlarda bulunuyorsun “O savcı dürüst değil” diyorsun. O zaman sen Ergenekon soruşturmalarını dürüst olmayan bir savcıya verdin. Akıl alır gibi değil. Danışmanın yargıdaki “paralel yapı”nın “orduya kumpas kurduğunu” söyledi. Sen de yeniden yargılanmayı gündeme getirip ona hak verdin. İyi de orduya kumpas kurulurken aklın neredeydi? Berlin’deki Alman Dış Politika Cemiyeti’nde konuşan Erdoğan, yine paralel yapı vs. dedi bir yabancı gazeteci Erdoğan’a: “Acaba şu anda mustarip olduğunuz ve karşı durduğunuz, hem yargı hem emniyette olan bu sistemi hükümet olarak siz kurmadınız mı?” dedi. “Türkiye’de mafya çete ayağını çökerten bir iktidarız biz. Daha sonra da bu tür örgütlenme ortaya çıktı. Nereden çıkarsa çıksın...” dedi. Eh yani biz de “He ya önceden müttefiktik, şimdi aramız bozuldu” demesini beklemiyorduk. Ama bu yapıyı Erdoğan kendi kurduğunu daha iki ay önce şu sözleriyle itiraf etti: "Cemaat mensupları bugüne kadar bana ne getirdi de geri gönderdim" Şimdi biz hangi Erdoğan’a inanacağız? Demek kavga etmeden önce cemaatin her istediğini yapıyordun. Yani bu “Haşhaşileri”, “sinsi virüsleri”, bu “karanlık örgüt”ü bu “paralel yapı”yı başımıza sen musallat ettin. Merkel Gezi parkı olayları sırasında yaşanan vahşeti hatırlattı ve “Protesto bir temel haktır.” Dedi. Bir gazetecinin de sorusu üzerine Erdoğan Gezi olaylarından bahsetmek yerine ilginç bir cevap verdi: “Siz Frankfurt’taki, Hamburg’daki eylemler yaşandı. Bizim polisimizle mukayese edilemeyecek şekilde görüntüler yaşandı. Bu görüntüler benim elimde var. Bunları nereye koyacaksınız?” Bu ne demek? “Evet ben vahşet yaptım, terör estirdim ama sen de yapıyorsun.” Demek değilse Allah aşkına bu ne demek? Haydi doğru olsa neyse diyeceğim. Doğru da değil Almanya’daki eylemlerde kaç kişi öldü? 10’dan fazla kişinin gözü mü çıktı? Yaklaşık yüz kişi beyin travması mı geçirdi? Binlerce kişi yaralandı mı? Hâlâ hastanede yatan var mı? Merkel sürekli nefret propagandası yapınca eli satırlı hayvanlar göstericilere saldırdı mı? Polis gaz kapsülünü insanların kafasına nişan alıp mı ateşledi. Bir iki metre ileride duran kişiyi tabancasıyla vurup öldürdü mü? Merkel göstericilere “Çapulcu, kemirgen…” şeklinde hakaret etti mi? “Komşunuzu ispiyonlayın, dava açın” dedi mi? Kısacası Almanya’daki olaylarla buradakileri birbirine benzetmek için herhalde bayağı bir yetenekli olmak lâzım. Bir katılımcının “Serbest çalışan bir medya önemli değil mi? En fazla tutuklu bulunan gazeteci Türkiye’de görünüyor” sözü üzerine Erdoğan “Türkiye’de, normal basın mensubu parmak sayılarını geçmez. Diğerleri, büyük bir çoğunluğu terör örgütleriyle ya silah yakalatmıştır ya eylem hareketindedir.” Dedi. Allah aşkına AKP iktidarı sırasında hapse giren, tutuklanan gazetecilerden hangisi bir yeri bombalamış ya da adam öldürmüş, Erdoğan bir isim de verebilir mi? Bakın Ertuğrul Özkök bugünkü köşesinde ne yazmış: BAŞBAKAN Erdoğan’la Alman Dış Politika Enstitüsü’ndeki konuşmadan sonra sohbet ediyoruz. Aramızda şöyle kısa bir konuşma geçiyor: Sayın Başbakan çok iyi görünüyorsunuz. “Bunca saldırıya rağmen hâlâ iyi görünüyorsam şanslıyız demektir.” Yumuşak bir üslupla konuştunuz. Böyle konuşunca daha güzel ve etkili oluyor. “Ben hep böyle konuşuyorum ama anlamıyorlar.” Aceba Başbakan’ın Türkiye’de hoşuna gitmeyen soru soran muhabirlere fırça atan bir ikiz kardeşi mi var? Burda hoşuna gitmeyen sorulara esip gürleyen, gazetecileri azarlayan Erdoğan Avrupa’da aynısını tabii ki yap(a)mıyor. Orası Almanya orda biraz sıkar. Orda bir Başbakan yardımcısı bir gazeteciye meslek icabı sorduğu sorusu üzerine “Ulan şeyini şey ettiğim” dese ya da bir başka Başbakan yardımcısı soru soran bir gazeteciye “Ebeni öperim” dese. Merkel gazetecileri azarlasa siyasi hayatı biter. İnsan içine çıkamaz. Ama burda yavuz hırsız ev sahibini bastırıyor. Hele dur bakalım, Kaddafi de, Saddam da otokrattı, onlar da tek adamdı. Ama ne oldu, onları oraya çıkaran halk indirmesini de bildi. Ayakkabı kutularının da, çelik kasaların, para sayma makinalarının hesabını da, Deniz Feneri’nin hesabını da soracağız elbet. Bakalım o zaman esip gürleyebilecek misiniz?

24 Aralık 2013 Salı

YOK DAHA NELER!

Son zamanlarda ülkeyi tepeden tırnağa sarsan rüşvet olayıyla ilgili tek satır bile yazmadım. Neden; gündemden uzak kaldığım için mi, üstüne bir şeyler yazılmayacak kadar önemsiz gördüğüm için mi, rüşveti alanları sevdiğim için mi? Hayır, hayır, hayır. Şu yüzden: Ortada balya balya para var, bilmemkaç çelik kasa var, polis tarafından takip edilen oğulun babasına korkuyla telefon edişi var ve bakan tam bir hafta boyunca ağzını bile açmıyor. Madem bu paralar rüşvet değil bir haftadır neden susuyorsun be adam? İlk oğlun gözaltına alındığında deseydin ya bu rüşvet değil oğlum villayı sattı diye. Bunu şimdi söylüyorsan neden sana inanalım ki? Madem oğlun ve sen masumsunuz neden bilmemkaç polisi görevden aldın, neden keyfine göre savcıları atadın? İyi valla rüşvetle suçlanan kişi kimin olayı araştıracağına kendi karar veriyor. Sonra da devletin yüksek rakımlı tepesinde oturan biri gözlerimizin içine baka baka “Türkiye’de yargı bağımsız” derken utanmıyor bile. Yani olay üzerine herhangi bir şey yazılmasına gerek kalmayacak kadar açık ve net. Ortada bir rüşvet var. Her açılışta besmeleyle kurdela kesen, namaz kılan, Allah, din, iman, lafzını ağzından düşürmeyen, dahası partisinin “ak” olduğunu iddia edip partisine akparti yerine AKP diyene hakaret edenBaşbakan rüşvetçileri koruyor. Bu konu üzerine ne yazılabilir ki? Ama son zamanlarda devletin yüksek rakımlı tepelerinden öyle saçma hezeyanlar duyulmaya başlandı ki iki çift laf etmek artık farz oldu. Ne buyuruyor Bülent Arınç hazretleri? Hırsızlığı, rüşveti soruşturan polisler önceden soruşturacakları kişilere haber verecekmiş. Daha neler? Yahu insan bu lafı sarhoşken söylemez. Başka ne diyor? Yok efendim bunlar davet edilse zaten gidermiş neden şafak operasyonuyla gözaltına alınmışmış… Ulan Türkan Saylan, İlhan Selçuk, Ahmet Şık… daha bilimum gazeteci, yazar, general, siyasetçi, bilim adamı, akademisyen davet edilirse gidebilecekken sabahın köründe gözaltına alınırken bu gözaltıları alkışlamıyor muydunuz? Başka ne buyuruyor iktidar çevreleri? Yok efendim “masumiyet karinesi” varmış. Yahu suç açık açık işlenmiş işte daha masumiyet bunun neresinde? Hem siz Ergenekon gözaltılarında masumiyet karinesine dikkat ettiniz mi? İçeri alınanı anında suçlu ilan etmediniz mi? Daha neler??? Ne buyuruyor Tayyip, yok efendim devletin içinde yuvalanmış çete varmış da bilmemneymiş de inlerine girecekmiş de… miş mış muş müş… Şimdi bu sözleri muhalefetten biri söylese anlarım ama on bir yıldır iktidarda olan bir parti devleti çetelerin ele geçirdiğini söyleyip bundan yakınıyorsa buna ne denir Allah aşkına? Düşündükçe insanın beyni dumura uğruyor. On bir yıldır aklın nerdeydi? Hele aynı zamanda Tayyip’in danışmanlarından olan Ankara Milletvekili Yalçın Akdoğan, öyle bir açıklama yaptı ki inanılır gibi değil. ''Kendi ülkesinin milli ordusuna, milli istihbaratına, milli bankasına, milletin gönlünde yer edinen sivil iktidarına kumpas kuranların bu ülkenin hayrına bir iş yapmış olmayacağını çok iyi bilir.” Gerçekten inanılır gibi değil! Madem orduya kumpas kurdular siz neden bu kumpasa alet olup orduyu darbecilikle suçladınız? Neden sesiniz çıkmadı? Neden şimdiki gibi polisleri, savcıları değiştirmediniz? Şu halde bu sözlerinden şunu mu anlamalıyız acaba: Ya o zaman orduya atılan iftiraya destek verdin ya da şimdi cemaate iftira atıyorsun. Yandaş basının haberleri ayrı bir rezillik ve utanmazlık örneği. Canla başla rüşvetin soruşturulmasına karşı çıkıyorlar. Hele Oral Çalışlar işine gelince solcu, sosyalist geçinen, Deniz Geçmiş’in arkadaşı olduğunu söyleyen Çalışlar canla başla rüşvetçileri savunuyor. Yazılarında resmen canım ne olmuş yedilerse siz asıl onlara operasyon yapanları suçlayın gibi tuhaf şeyler yazıyor herhalde Oral Bey’in beyin ölümü gerçekleşmiş. Bütün bu rezillikler bir yana dursun bana bu yazıyı asıl yazdıran AKP- cemaat kavgasına Diyanet’in de dahil olması. Şimdiye kadar yapılanlar söylenenler iğrenç olabilir ama hiçbiri Diyanet’in kavgaya karışması kadar mide bulandırıcı değil. Ne diyor Diyanet: “Müslümanlar birbirine beddua etmez. İslam ahlakına aykırıdır. Hz. Peygamber, İslam'a düşmanlık edene bile beddua etmemiştir.” Anlaşılan Diyanet tanrılığa soyunmuş, sen kimden izin aldın bakalım cemaati suçlayıp ak mı kara mı olduğu belli olan partiyi savunmak için? Hem “Hz. Peygamber, İslam'a düşmanlık edene bile beddua etmemiştir.” Sözünüz de tamamen yalan asıl rüşvetçilere beddua etmek sünnettir ve Hz. Muhammed de rüşvetçilere beddua etmiştir. Biraz dininden haberi olan oratalama bir Müslüman çok iyi bilir ki bir hadis hem Tirmizi hem Ebu Davud hem de İbni Mace’de geçiyorsa artık o hadisin sahihliğinden şüphe edilmez. Bunlar Kütübü Sitte hadisçileridir ki kaynak Müslümanlar için Kuran’dan sonra en güvenilir kaynaktır. Ve bu üç İslam alimi de Peygamberden şu hadisi aktarır: "Allah, rüşveti verene, alana ve aracılık edene lanet etsin." Diyanet’te görevli birinin bunu bilmemesi ne kadar tuhaf! Şimdi bir bakalım Diyanet’in bir görevlisinin kendini ilahi bir yargıç yerine koymasına ve Allah, peygamber, İslam nutukları arkasına saklanarak AKP avukatlığı yapmasına şahit oluyoruz. Aslında bu çıkışın dinle imanla zerre kadar alakası yok. Tek amaç iktidara yaranmak. Madem dini imanı bu kadar önemsiyorsun o zaman rüşvet yemenin kötülüğünden bahsetsene be adam. Madem bu kadar insanları uyarma sevdalısısın Gezi protestolarında Müslümanların gözleri çıkarılırken, Müslümanlar ölesiye dövülürken ve hatta öldürülürken neden “Durun bu öldürdükleriniz Müslüman yapmayın bunu” demedin? İşte gerçeği getirip alnının ortasına böyle çakarlar. Hoş bunlardan incinmek vicdan azabı çekmek için asgari vicdan sahibi olmak lazım, lafım en azından vicdanını ve utanma duyusunu hâlâ yitirmemiş olanlara.

25 Mart 2011 Cuma

BİR İLERİ DEMOKRASİ HAMLESİ DAHA…

Ergenekon soruşturması kapsamında 6 Mart'ta tutuklanan gazeteci Ahmet Şık'ın "İmamın Ordusu" adlı kitabını basacak olan İthaki Yayınevi'nin büroları 23 Mart Çarşamba akşamı saat 18.00 sıralarında Savcı Zekeriya Öz'ün talimatıyla basıldı. Her yer didik didik arandı. Kitabın nüshaları, evrak ve bilgisayarlar tek tek incelendi. Polisler kitabın yazılı kopyaları imha etti yetmedi, bilgisayarlarda bulunan kopyalar için de harddiskler götürüldü.

Fesuphanallah! Eskiden yayımlanmış kitap, yasaklanıp toplatılırdı da “Böyle demokrasi mi olur, bu resmen faşizm!” denirdi şimdi kitaplar daha yayımlanmadan toplatılıyor ve her ne hikmetse bazılarına göre yine de hükümetimizin demokratlığına halel gelmiyor.

Bakalım Başbakan Ahmet Şık’ın tutuklanması ve daha yayımlanmamış kitabın imhası için ne dedi: "Bunlar benim konum değil. Yargının konusu. Ellerindeki bulgular belgeler neticesinde ne çıkıyorsa üzerine gidiyorlar. Bunlar durup dururken olan şeyler değil. Bunun yürütme olarak bizimle ilgisi yok. Bunları bizler çıkarmıyoruz, yargı çıkarıyor. Olayı bu şekilde değerlendirmekte fayda var.” Bir de dönüp Erdoğan’ın 2008’de sarf ettiği sözlere bakalım… Baykal 2008’de Erdoğan’a Ergenekon operasyonları ile ilgili olarak: “Sen bu soruşturmanın savcısı mısın?” dediğinde Erdoğan “Evet savcıyız.” dememiş miydi? Bu ne perhiz ne lahana turşusu böyle? Önce kalk “Ergenekon’un savcısıyım.” de, ondan sonra bu dediğini gayet rahat unutup Ergenekon kapsamındaki tutuklamaların benimle ilgisi yok, de. Oh ne güzel! Dün “kara” dediğine bugün “ak” de. Ak Parti’nin ne kadar ak olduğunu, daha doğrusu ak mı yoksa kara mı olduğunu Başbakanın icraatları yeterince gösteriyor zaten.

Arıyoruz, tarıyoruz Ahmet Şık’ın neden tutuklandığını açıklayan düzgün bir şey yok. İçeri tıkılan adam daha neyle suçlandığını bilmiyor. Sonra daha yargılanmadan tutuklanıp hapse koyulmak da neyin nesi daha insanın suçlu olduğu kanıtlanmadan onu cezalandırmak da ne demek oluyor? Bu kadar kolay mı yani? Muhalif olduğu için insan bu kadar rahat mı içeri tıkılır? Türkiye’de hukuk mu var guguk mu belli oluyor. Katiller, tecavüzcüler ufak tefek cezalarla yırtarken (En basit örnek H. Üzmez. Ayrıca bkz: 13 yaşındaki çocuğa tecavüz eden 26 kişinin “iyi hal” indiriminden yararlanması) neyle suçlandıkları bile belli olmayan insanlar tutuklama adı altında aylarca hatta yıllarca hapis yatıp yargılanmadan cezalandırılıyor.

Yahu artık hükümetin adamı Arınç bile tutup: “Bu çok şık bir olay değil. Henüz basılmamış bir ürüne el konulmasını fevkalade üzücü buluyorum. Bir kitaptan dolayı böyle bir eylem ve faaliyet yapılmasından gerçekten üzüntü ve endişe duyduğumuzu şahsen ifade etmek istiyorum” demek zorunda kaldı. Hükümet kanadından bir başka yetkili Devlet Bakanı Hayati Yazıcı: “Sadece isimsiz-imzasız ihbar, gizli delille tutuklama olmaz. Hukuk devletinde kişinin, neyle suçlanıyorsa sebebini, suçlamayla alakalı delilleri bilmek hakkıdır” dedi. Ama bu laflar ne kadar samimi? Bakalım ileriki günler nelere gebe tutuklamalar devam eder ve bu tür tutuklamaları ayıplayan demeçlerle de yetinilirse bu da bize faşizan uygulamalar karşısında hükümetin ne kadar “ak” olduğunu gösterecek.