Bekir Bozdağ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bekir Bozdağ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Ağustos 2017 Perşembe

BİZ AFFETMİYORUZ ALLAH DA AFFETMESİN!





Erdoğan, iktidarının ilk 5 yılında insanların yaşam tarzına karışmıyordu ( daha doğrusu karışAmıyordu, henüz o gücü bulmuş değildi). Bununla beraber AKP kadroları yaşam tarzlarına karışılan kesimdi. Eşlerinin başörtülü olması sorundu, laikliği salt bir giyim kuşam tarzına indirgeyen sığ anlayış hakimdi. İnsanlar oruç tutmadığı için dayak yesin, günde beş kez cami hoparlörlerinden bas bas bağrılarak hasta insanlar, bebekler, yaşlılar huzursuz edilsin; Aleviler yetkili ağızlar tarafından “bunlar” diye adlandırılıp aşağılansın, Alevilere suikast yapan köpekleri savunan avukatlar makam verilerek taltif edilerek ödüllendirilsin  vs… durumlar yaşansın bunlar laikliğe aykırı değildi hatta hiç sorun değildi. Ama devlet adamlarından birinin eşi başına bir çaput bağlasın işte bu sorundu. Eleştirilecek yığınla şey varken işsizlik, yoksulluk, yolsuzluklar, çevre katliamları, her şeyin yabancılara hem de inanılmaz ucuza satılması, Unakıtan’ın bin türlü kepazeliğe rağmen yargılanmaması, hızlı trenin raydan fırlayıp bir sürü insanın ölmesi, PKK terörünün tekrar hortlaması, devlette partizan kadrolaşmalar, eğitim sisteminin yapboz tahtasına dönmesi, tarım ve hayvancılıktaki sıkıntılar… eleştirilmiyordu. Eleştirilen neydi? Devleti yönetenlerin eşlerinin giyim tarzı. Böyle aptalca ve sığ politikalar tabii ki AKP’nin ekmeğine yağ sürdü. AKP Baykal’a ne kadar teşekkür etse azdır. 

2007’de ABDullah Gül’ün eşi sırf başörtülü diye, Gül’ün cumhurbaşkanı seçilmesini engellemek istemeleri büyük bir tepki çekti. Gerçi ABDullah Gül’ün cumhurbaşkanı olmasını ben de içime sindiremiyordum ama benimkinin nedeni eşinin giyim tarzı değildi. Ben neden içime sindiremiyordum? Şu yüzden ABDullah Gül kayıp trilyon davasının bir numaralı sanığı olduğu için, yargılanıp aklanmadan cumhurbaşkanlığı makamına talip olduğu için. Ama muhalefet olağanüstü bir gerzeklikle bunu hiç sorun etmeden eşinin başörtüsünü diline doladı. Evet, muhalefetin tutumu nahoştu ama iktidarın da hiç uzlaşma aramayıp tek adayı dayatmasına ne demeli? Muhalefet büyük oranda hatalıydı bununla birlikte muhalefet kadar olmasa da iktidar da hatalıydı. İktidar da anlaşılmaz bir şekilde tek aday dayattı. Uzlaşma aramadı. İki tarafta da anlamsız manasız bir inatlaşma vardı. Bu inatlaşma kesinlikle tek taraflı değildi, iki taraflıydı. Ana akım medya sanki inatlaşma tek taraflıymış gibi, sanki tüm hata % 100 CHP’nin de AKP sütten çıkmış ak kaşıkmış gibi bir algı yaratmaya uğraştı. ( Bu ikiyüzlülüğün cezasını da çektiler, pohpohladıkları AKP bir güzel canlarına okudu. Hatta birileri bu medya mensuplarına “Sizi tasmalarınızdan kurtardık” diyerek resmen “it” dedi.) Eh büyük oranda bu ikiyüzlü propaganda başarılı da oldu. AKP tek başına iktidar oldu, medyanın ve MHP’nin de desteğiyle ABDullah Gül cumhurbaşkanı oldu.  

Ordunun iç politikaya müdahalesi, kapatma davası vs.sıkıntılar başgösteriyordu. Parti kapatmanın çok kötü bir şey olduğu, demokrasiye aykırı olduğu vs. konuşulmaya sürekli parti kapatmanın asla olmayacak bir şey olduğundan dem vurulmaya başlandı. Parti kapatmanın ne kadar demokrasiye aykırı olduğunun propagandası yapılırken bir kişi de çıkıp demiyordu ki “Hukuk kuralları herkes için geçerli değilse o memlekette demokrasi yoktur. Eğer bir parti kurumsal olarak suç işliyor, organize bir şekilde yolsuzluk yapıyor, yolsuzluk yapanları yargıdan kaçırıyor ve demokratik rejimin altını oyuyorsa asıl o partinin kapatılmaması demokrasiye aykırıdır” diye. İkiyüzlülük bu ya AKP’ye kapatma davası açıldığında yeri göğü inleten aslan parçaları BDP’ye kapatma davası açıldığında sus pus olmuşlardı. Kapatma davası ve ABDullah Gül’ün cumhurbaşkanlığı karşısında gösterilen direnç AKP’yi harekete geçmeye itti. Bir şeyler yapmalıydı yoksa çok sevdiği, uğruna Türkiye’yi yerle bir edebilecekleri iktidar ellerinden kayıp gidecekti. AKP asla koltuğu bırakmak istemiyordu. Cemaatle kirli bir ittifak yapıldı ve Ergenekon diye hayali bir örgüt yaratıldı, yan yana gelse birbirinin gırtlağını sıkacak kadar birbirine düşman, siyasi görüşleri birbirine 180 derece zıt insanlar aynı örgüte üye oldukları gerekçesiyle toplanıp içeri atılıyordu. Bunlar gözaltına alınırken çağırılmıyordu da, gecenin bir vakti evlerine polis geliyor, evin altı üstüne getiriliyor, bu kişiler kelepçelenerek, polis otosuna binerken kafalarına bastırılarak gözaltına alınıyordu. Masumiyet karinesi diye bir şey asla söz konusu edilmiyor, tutuklanan herkes suçlu ilan ediliyordu. Tutuklamalar kapatma davasının karşısında kükreyen aslan parçaları tarafından alkışlanıyordu. Bu antidemokratik ve keyfi tutuklamaları alkışlamak demokratlık, eleştirmekse teröristlikti. O sıralar Ergenekon tutuklamaları insanların ne kadar demokrat olduğunu gösteren bir turnusol kâğıdıydı: tutuklamaları alkışlayan demokrat, alkışlamayan darbeciydi. Rektörler, gazeteciler, yazarlar, bilim adamları, askerler, siyasetçiler… ne kadar AKP muhalifi kesim varsa bu Ergenekon denen torbanın içine atılıp götürülüyordu.  

Gülen Cemaati ve AKP iktidarı paylaşmıştı, AKP, Cemaat’in yardımıyla devletteki yerini sağlamlaştırmış, muhaliflerini hapse tıkıyorken Cemaat’in adamlarını da devletin çeşitli kadrolarına yerleştirmiş, partisine milletvekili olarak almış ve Cemaat’in yurtlarına, dershanelerine, şirketlerine, yurtdışı okullarına, Türkçe Olimpiyatları’na vs. her türlü kurumuna ve etkinliklerine destek veriyordu. AKP ile cemaat arasında huzursuzluk Ergenekon mitinin iyice suyunun çıkarılması ( aslında suyunun çıkarılması değil başka bir şey denir ya neyse) tutuklamaların ardı arkasının gelmemesi, ortamın bir türlü normalleşmemesiyle ve genelkurmay başkanının tutuklu yargılanması ile belirmeye başladı. AKP bu tutuklamalarla hızla prestij ve meşruiyet kaybediyordu, yavaş yavaş işi götürmek gerekliydi. Terörle yıllarca mücadele eden Genelkurmay Başkanı’nın terör örgütü lideri olmakla suçlanıp tutuklu yargılanması da kamuoyunda infial uyandırmış, hatta Erdoğan ve Gül bile bazı demeçlerinde Başbuğ’un tutuklu yargılanmasının yanlış olduğunu söylemişlerdi. Bununla beraber asıl kırılma noktası burada oluşmadı.

Asıl kırılma noktası Mavi Marmara baskını idi. Mayıs 2010’da İsrail Gazze Şeridi’ne 3 yıldır ambargo uyguluyordu. Bu ambargoyu delip Gazze’ye insani yardım ulaştırmayı hedefleyen insanlar bir girişim başlattı Mavi Marmara adlı gemi İstanbul’dan çıkıp Gazze’ye iaşe, ilaç vs. götürecekti. İsrail bu durumda gemiyi vuracağını söyledi. Önce Mavi Marmara’da kendine yer ayırtan, gideceğini söyleyen bazı AKP’li vekiller daha sonra bundan vazgeçti. Yani böyle bir saldırının büyük bir ihtimalle gerçekleşeceğini aslında onlar da biliyordu. Filistin’de yıllardır kan döken çoluk çocuk öldüren psikopatların elbette insani yardım gemisine saldıracağı öngörülebilir bir ihtimaldi ama ola ki saldırmazlarsa, ola ki böyle bir şeyi göze almazlarsa işte o zaman ümmetin lideri, “Allah’ın bütün sıfatlarını üstünde toplamış” Zilullah fi’l – Âlem’in yıldızı parlayacaktı. O vakit İslâm Dünyası’nın başına o geçecekti, haa olmadı da İsrail saldırdı mı ne gam? AKP ve Erdoğan gene mazlumu oynayacaktı gene mağdur edildik diyip oy devşireceklerdi. İsrail ordusunun, Mavi Marmara’ya sabaha karşı uluslararası sularda düzenlediği baskında 9 kişi öldü, 30 kişi yaralandı. Yaralılar hastaneye kaldırılırken elleri kelepçelendi. Bakalım kimin borusu ötecek, bakalım buraların abisi kim restleşmesi yüzünden insanlar öldü. Tabii olayın hemen ardından ABDullah Gül, Tayyip, Arınç, kükreye kükreye hamasi nutuklar attılar. ABD İsrail ile ilişkilerin bozulmasından memnun değildi. Doğal olarak ABD’de yaşayan Gülen de baştan beri bu olaya sıcak bakmıyordu Fethullah Gülen, israil saldırısını “çirkin” olarak değerlendirirken Mavi Marmara’nın İsrail'den izin almamasını da eleştirdi ve "İsrail'in onayı olmadan hareket etmek, otoriteye başkaldırıdır" dedi. İşte bu olaydan sonra Cemaat artık Erdoğan’ı gözden çıkardı. 

Zaman ilerlerken MHP, AKP’nin PKK ile masaya oturduğunu söylüyor AKP bunu reddediyor ama reddederken de PKK ile masaya da oturuyordu. 2011’in sonlarında Oslo görüşmelerinin ses kayıtları internete düştü. Kayıtların internete düşmesinden yaklaşık üç ay kadar sonra 2012 şubatında da Hakan Fidan KCK’dan sanık olarak ifadeye çağrıldı. Hakan Fidan’ın yargılanması demek Erdoğan’ın da yargılanması demek olduğundan Fidan yargılanmasın diye alelacele bir yasa çıkarıldı. AKP kişiye özel bu yasayı çıkarırken de eleştiriler karşısında milletle alay eder gibi “Biz kişiye özel yasa çıkarmıyoruz” diyip duruyordu. Eh yani evet, kişiye özel yasa çıkarıyoruz demelerini de beklemek saflık olur. Kişiye özel yasa çıkardığını itiraf edecek kadar dürüst olan insanlar zaten kişiye özel yasa çıkarmaz. AKP ile Cemmat’in arası iyiden iyiye bozulmuştu ama iki taraf da diğerini tam olarak karşısına almayı göze alamadığından birbirlerine gizliden gizliye diş biliyorlardı.

Erdoğan, Türkiye’yi tek başına yönetiyor, ne isterse yapıyordu. Cemaat’in de yardımıyla muhaliflerini tamamen temizlemişti, her türlü denetimden muaf, ağzından çıkan her kelime bazılarınca emir telakki edilen güçlü bir pozisyondaydı. Evet, Erdoğan bu ülkeyi seven, dürüst ve Atatürkçü insanları Cemaat’in işbirliğiyle çeşitli kumpaslarla yok etmişti. Yok etmesine etmişti ama onların yerine devlette çeşitli görevlere “Muhterem Hoca Efendi”nin adamlarını yerleştirmişti. Cemaatin eli kolu her yere uzanmış, herkesi dinliyordu, Erdoğan’ın belki de hesaba katamadığı şey kendisini de dinliyorlardı. Belki Erdoğan bunu da hesaba kattı; ama bir kere hem PKK ile yaptığı görüşmelerin cemaat tarafından kamuoyuna duyurulmasına hem de Fidan’ın sanık olarak ifadeye çağrılmasına kızmıştı, cemaatin gücünden çekindiği için açıktan bir mücadele yürütemiyordu ama intikam ateşi ile de diş biliyordu Gülen’e. “Muhterem Hoca Efendi”ye: “Gell gel artık, gell de bittsinn bu sıla hasretii!” derken F. Gülen gelsin de tutuklansın istiyordu. Ama “Muhterem Hoca Efendi” de yanındakiler de aptal değildi. “Hoca Efendi” özetle gelemem gelirsem ortam gerilir, ülke gerginlikten uzak olsun, mealinde bir açıklama yaptı. Gerçi bunu göz yaşları içinde “küçükken amcam bana demişti ki…” diye başlayan çocukluk anılarını anlattığı, muhabiri de ağlatarak, epeyi uzattığı bir konuşmayla söyledi ama konuşmanın özü buydu. Erdoğan cemaatin finans kaynaklarına gözünü dikmişti. Dershaneler hem finans kaynağı hem de Cemaat üyelerinin toplumla buluştuğu, sosyalleştiği Cemaat’in güçlendiği ve taraftar kazandığı yerlerdi. Dershaneleri kapatmak sadece finansal anlamda değil pek çok açıdan Cemaat’e bir darbe vurmaktı. Evet, bu darbe Cemaat’i öldürmez; ama kolunu kanadını kırardı. Erdoğan dershaneleri kapatacağını söyleyince Cemaat dur ben sana güzel bir sürpriz yapayım dedi. Sonrasını biliyorsunuz banka müdürünün evinde ayakkabı kutusuna istiflenmiş dolarlar, bakan oğlunun evinde para sayma makinesi, trilyonluk banknotlar, çelik kasalar. Sabahın köründe baba oğulun sıfırlama konuşmaları, birilerinin belge yok etme makinesi aldırması, Euroları oraya buraya saklama, Emniyetin gözaltına almak istediği birini devletin tepesindeki birinin makam arabasına bindirip polisten kaçırması, yaşlı başlı bir bakanın “onların geçmişini s*kerim” diye konuşması… Bir yığın kepazelik. Bütün kirli çamaşırlar ortaya dökülünce “Muhterem Hoca Efendi” oldu mu sana “sahte peygamber” “Cemaat” ise birden “terör örgütü” oldu. Eh şimdi duruma uygun bir şeyler de söylemek lazımdı, o ne oldu? “Bizi kandırdılar Allah affetsin.” Ergenekon, balyoz gibi kumpasların mağdurları içeride çürüyordu Cemaat 17 – 25 Aralık operasyonunu yapınca, AKP birden kumpas mağdurlarını tahliye etti, amaç adalet değildi tabii. Amaç cemaate karşı Atatürkçü, laik kesimin desteğini kazanmak.  Amaç adaleti sağlamak olsa bunu çoktan yaparlardı. O insanlar bilmemkaç yıldır içerdeydi ve Cemaat’le kavga çıkana kadar içerde kalmaları hiç sorun olmamıştı. Eğer bu kavga çıkmasaydı içerde kalmaya devam da edeceklerdi. İşte bu yüzden Fethullah Gülen ve Cemaat kimseyi kandırmadı ortada kandırma falan yok, peki ne var? Ortada bir işbirliği var, kirli bir ittifak var. Biz affetmiyoruz, hakkımızı helal de etmiyoruz. Allah da sizi affetmeyecek!

31 Ağustos 2014 Pazar

GÖT KILI OLMAK NEDİR?




         Geçen yıl müthiş bir olay yaşanmıştı. Yaşlı bir teyzemiz aslında kendisi de farkında olmadan bize Türkiye’deki siyaset tarihini, siyaset felsefesini aydınlatacak bir şeyler dedi geçen yıl. Mikrofon kendisine uzatılınca teyzemizin “Ben Erduğan’ın ..tünün gılıyım” demesi Türkiye’deki seçmen ruhunu, oy kullanan insanların büyük çoğunluğunu çok güzel tarif ediyordu. Çok ciddiyim hiçbir Siyasal Bilgiler profösörü, hiçbir filozof, bilinçsiz ve ne olursa olsun aynı partiye oy veren laftan, sözden anlamaz kesimi bu kadar güzel tarif edemezdi.

         Bizler belki de adam yerine konulmamaya layık bir halkız. Neden mi biz kendimizi insan yerine koymuyoruz da ondan. Gönüllü bir şekilde can ata ata birilerinin götündeki kıl oluyoruz. Mesele kişi değil. Mesele kimin götünün kılı olunduğu değil, mesele gayet mutlu bir şekilde, bilerek ve isteyerek göt kılı olmaktır. İster Erduğan’ın, ister Atatürk’ün, ister Demirtaş’ın, ister Lenin’in olsun birilerinin götündeki kıl olmak çok acıklı bir durumdur. Çünkü birinin götündeki kıl olmak, insanlığından vazgeçmektir; birilerinin götündeki kıl olmak, onurunu şeref ve haysiyetini yitirmektir. Birinin götündeki kıl olmak, düşünmemektir. Birinin götündeki kıl olmak hırsızlığı, cinayeti, rüşveti, pezevenkliği görse bile hırsızın, katilin, rüşvetçinin, pezevengin arkasından gitmektir. Birey olmak, insan olmak ise ilkelerinin peşinden gitmektir. İnsan olabilmişseniz eğer bir siyasi parti hırsızlık yapıyorsa ve partinin başındaki kişi hırsızları kolluyorsa daha önce o partiye oy atmış bile olsanız bu tutumdan vazgeçer, o partinin ahlaksızlıklarına karşı çıkarsınız. Ama siz tutup da “Olsun canım o çalsa da helal olsun. Başkası çalmasın da o çalsın.” diyorsanız iflah olmaz bir göt kılı olmuşsunuzdur. Başka bir örnek vermek gerekirse bir siyasi parti liderinin yüzlerce kişiyi ölüme sürüklediğini görüp onun karizmasını çizdirmemek amacıyla onun katilliğini konuşmayıp da konuşana da “Sen ölüm üzerinden siyaset yapıyorsun.” derseniz iyi bir göt kılı olduğunuz ayan beyan ortadadır. Hem de bir katilin götünün kılısınızdır. Bakın somut konuşayım … korteji altında yürüyüşlere katılmış ve …’ye oy vermiş biri olarak ben asla ne parti liderinin ne de partiden başka birinin ya da partinin götünün kılı olmadım. Eğer Soma’daki katliam sırasında … iktidar olsaydı yine aynen şimdiki gibi en başta ben kıyameti koparırdım. Çünkü insan için “katil”, “hırsız”, “pezevenk” vardır oysa bir göt kılı için “benim katilim - onun katili”, “benim hırsızım – onun hırsızı”, “benim pezevengim – onun pezevengi” vardır. Bir insan ölen kişinin, aç kalan kişinin mezhebinden ırkından önce o kişinin öldüğünü ve aç kaldığını düşünür oysa bir göt kılı o insanların acısına değil de mezhebine, kavmine vs. bakar.

         Ortadoğu nice göt kılları yetiştirmiştir. Tarlaya bakınca hani onbinlerce buğday başağı görürsün ya… İşte eskilerin “Bereketli Hilal” dediği bu Ortadoğu’nun göt kılları konusundaki bereketi tartışılmazdır. Koskoca bir göt tarla olmuş da üzerinde onbinlerce buğday başağı değil, onbinlerce kıl bitmiş adeta. Göt kılları Ortadoğu’daki çapsız, iğrenç, insana değer verilmeyen iklimin, pislik dolu siyasetin sorumlusudur. Ne diyeyim onların göt kılı olmasından çıkarı olanlar utansın. Hırsızlığı kim yaparsa yapsın hırsız aşağılıktır. Katliamı kim yaparsa yapsın katil aşağılıktır ama bir göt kılı hırsızdan da katilden de daha aşağılıktır. Çünkü hırsızı ve katili başımıza bela edenler onun göt kıllarıdır.

26 Nisan 2014 Cumartesi

HAŞİM KILIÇ’IN “SERT” AÇIKLAMASI VE GELEN TEPKİLER ÜZERİNE



Haşim Kılıç için sanki durduk yere Baçbakan’a laf etmiş gibi bir hava yaratılıyor. Oysa bakın Haşim Kılıç o “sert” (bana kalırsa Başbakan’ın saldırıları karşısında hiç de sert değil, tamamen bir nefsi müdafaa) konuşmasını yapmadan önce Erdoğan ne dedi:

"Birileri tehdide boyun eğmiş birileri de haşhaşı fazla kaçırmış olabilir. Ama biz asla geri adım atmadan bu çetenin üzerine gideceğiz" Erdoğan bunu ülkenin hukukçuları için dedi. Bir Başbakan kendi ülkesinin hakimine, savcısına, yargıcına “tehdide boyun eğmiş, haşhaşı fazla kaçırmış” diyorsa orda durup bir düşünmek gerek. Hani bir Başbakan’ın bu lafları diyebilmesi için öyle böyle değil kafayı tam uyuşturan, esaslı bir alkol falan almış olması gerek. Eğer Erdoğan kazara içki içmiş ve ne dediğini bilmeden böyle konuşmuşsa anlaşılabilir ama yok bunları ayık kafayla söylediyse durum gerçekten vahim.

Devam edelim: “İçeride yargı ve emniyet içindeki çeteler marifetiyle MİT'in TIR'larına saldırıldı” Kimse tıra saldırmadı sadece aramak istediler arattırmadınız. Neden? O tırlar yine Suriye’deki teröristlere silah mı götürüyordu? Hani bir kere Adana’da bir tır arandı da içinden yığınla silah çıkmıştı. MİT’in görevi Suriye’deki teröristlere silah kaçırmak mı? Acaba asıl çete tırla dışarıya silah kaçıran mıdır yoksa tırı durdurup aramak isteyen mi? Hem geçmişte ordunun kozmik odasına savcıların girmesini normal karşılayan şimdi tırın aranmasına karşı çıkması çok tuhaf. Tırda eğer iddia edildiği gibi gıda malzemesi varsa bu panik niye? Bisküvi, su vs. devlet sırrı mı? Tırda gitmemesi gereken bir şey yoksa bu panik, bu kavga niye? Kozmik odayı aratan tırı nasıl aratmaz?

Konuşmasının devamında tırları durduran savcılar için bir kez daha “çete mensupları” dedi. Ve inanabiliyormusunuz “namertçe” sözcüğünü de kullandı. Hatta daha da ileri gidip “Bu ülkenin bazı yargı ve emniyet mensupları”nın “kendi ülkerine ihanet” ettiklerini de söyledi. Bu da yetmedi T.C.nin yargı ve emniyet mensuplarına açık açık “hainler” dedi. Yetmedi “Devletin koridorlarından çeteleri nasıl kovduysak, adliye koridorlarından da o çeteleri, şebekeleri kesinlikle temizleyeceğiz” dedi.

Anayasa mahkemesinin twitter’ı erişime açtırması kararı için: “Bu karara saygı duymuyorum” dedi. Bununla da kalmadı: “Bu hukuk değildir onu söyleyeyim. Hukuk başka bir şey. Burada hukuki bir uygulama yok” dedi.

Bütün bu tuhaf hakaretlerden, bu acayip sözlerden sonra Haşim Kılıç: “2010’dan sonra bu kez farklı renkte yeni bir vesayet sisteminin oluşmasına tanık olduk. Kimse bu yeni oluşumun günahından kendini soyutlamaya çalışmasın. Tarih olanları kaydediyor. Bunları konuşmak, gerçekleri itiraf etmek ve cesaretle çözüm yolları bulmak zorundayız.” Eğer bir başbakan ve içişleri bakanı yolsuzluk soruşturmalarını engellemek için 5000 polisin ve bir grup savcının yerlerini değiştiriyorsa eğer tuhaf yasalarla HSYK’yi doğrudan Adalet Bakanlığına bağlamaya teşebbüs ediyorlarsa doğrusu bu açıklama için geç bile kalınmıştır. 

“Son dönemde yargı, ‘paralel devlet’ ya da ‘çete’ diye nitelendirilen çok vahim, çok ciddi ve çok ağır bir suçlamayla karşı karşıyadır.” Bu da doğru. Yargı mensuplarına “casus, hain, haşhaşi” diyen bir Başbakan T.C. tarihinde yok(tu).

“Kamu gücünü etkili bir şekilde kullanan yargı, siyasi ve ideolojik yapılanmaların hedefinde her zaman ele geçirilmesi gereken bir kale olarak görülmüş, ele geçirenler de kendi vesayet sistemini dayatmanın çabasına düşmüştür. Kaleyi işgal edenler de yargıyı, siyasi düşüncelerine ve ideolojilerine lojistik destek sağlamak için ya da rakiplerinden intikam alma aracı olarak kullanmışlardır. Altını çizerek ifade ediyorum. Bu anlayış ve işgalden kurtulmadıkça bağımsız ve tarafsız bir yargının oluşması hayaldir.” İşte bu da doğru. Hükümet denetlenmiyor. Bu tam bir faciadır. Demokrasi ile yönetilen toplumlarda kuvvetler ayrılığı denen şey vardır. Yargıyı yürütmeye bağlarsanız kuvvetler ayrılığını yok edersiniz. Yürütmenin başı çıkıp her hoşuna gitmeyen kararda arkasındaki devlet gücüne güvenerek yargıya ayar vermeye kalkarsa ortada ciddi bir sorun var demektir.

Son olarak Kılıç’a yönelik saçma sapan, içeriksiz ya da saldırgan içerikli, ipe sapa gelmez eleştirilere cevap bile vermeye değmez. Cevap vermeye değecek yani hakaret ve tehdit  içermeyen tek eleştiri Çiçek’ten geldi. Her ne kadar hakaret ve tehdit içermese de saçma ve mantıksızca bir eleştiriydi. Çiçek: “Kimse oraya haşlanmak için, tokat yemek için, azarlanmak için gitmedi. Hukuk nezakettir. Hukukçuların da çok nazik bir üslupla konuşması gerekirdi” dedi, yani “yuh” diyorum. Dediği şey aslında şu: “Başbakan istediği kadar haşlasın, tokat atsın, azarlasın ama bunun hiçbir karşılığı olmasın” Bu mümkün mü? Cemil Çiçek de Tayyip de unutmamalıdır ki şiddet bir bumerangtır atana geri döner. Şiddet şiddeti doğurur. Eğer birileri halktan aldığı oya güvenip, her şeyi yapma hakkını kendinde görüp her türlü hukuku arkasına koyuyorsa, bir gün gelir bu millet de onun arkasına koyar.

12 Şubat 2014 Çarşamba

HACI HACIYI MEKKE’DE, HOCA HOCA’YI TEKKEDE, DİKTATÖR DİKTATÖRÜ NEREDE?

Geçen yıldan bir haberle başlayalım, tarih Eylül 2013. Bakın Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ ne buyurmuş: Bozdağ, CHP'nin Mısır'a yapacağı ziyareti değerlendirdi. Bu ziyaretleri anlamlandırmakta zorlandığını söyleyen Bozdağ, 'Hacı Hacı ile Mekke'de; Hoca Hoca ile tekkede buluşur' sözünü hatırlatarak "Öyle anlaşılıyor ki darbeciler de Kahire'de buluşuyor." dedi. Herkes darbecilere tavır koymuşken; böylesi bir manzara karşısında, eli kana bulaşmış darbeci insanlarla görüşerek onlara meşruiyet kazandırılacağına dikkat çeken Bozdağ, demokratik bir Cumhuriyet olan Türkiye Cumhuriyeti demokrasisinin içinde yer alan bir partinin demokrasi dışı, hukuk dışı yollarla eline kan bulaşmış bir yönetimle görüşmesinin onlara meşruiyet kazandırmaktan başka biri şey kazandırmayacağını vurguladı. Şimdi “Ne var bunda?” diyebilirsiniz. General Sisi demokratik yolla seçilmiş Mursi’yi devirip darbeyle başa geçti, bu kısım doğru. Doğru olmasına doğru da… da’sı var işte. 2009 yılında yani Bozdağ yukardaki incileri söylemeden önce Türkiye’ye gelen bir darbeci de darbelere çok karşı olan o Gül ve Erdoğan tarafından ağırlanmıştı. Bu darbeci Ömer el Beşir’di. El Beşir 1989 yılında demokratik yollarla seçilen devlet başkanı Sadık el-Mehdi'yi devirecek olan askeri darbede yer aldı. Ardından tüm siyasi partileri kapadı, basını sansürledi ve parlamentoyu feshetti. El Beşir’in tek özelliği darbeci olması da değil Ömer el-Beşir soykırım, insanlığa karşı suç ve Darfur'da savaş suçu işlemiş birisi. 300 bin kişinin katili ve pek çok ülkeye girerse girdiği an tutuklanacak. Yani tam da Bozdağ’ın dediği gibi “Herkes darbecilere tavır koymuşken; böylesi bir manzara karşısında, eli kana bulaşmış darbeci insanlarla görüşerek onlara meşruiyet kazandırıldı” ama bunu yapan CHP değil Bozdağ’ın da bir azası olduğu AKP idi. Üstüne üstlük bu ziyaret uluslar arası kamuoyunda da tepkiyle karşılaşınca o darbelere çok karşı olan Erdoğan bu darbeci Ömer’i canla başla savunmuştu. Eline 300 bin insanın kanı bulaşmış bir katille el sıkışmak herhalde insanın elini bayağı kirletir, yüzünü de kızartır. Kızaracak yüz varsa tabii. Bugünlerde yine Erdoğan ve Gül ikilisi ömrünün sonuna kadar hapiste tutulması gereken bir seri katili ağırlıyorlar. Ha unutmadan bu da darbeci hem de Bozdağ’ın dediği gibi “eli kanlı bir darbeci” bu seferki katil ve darbeci misafirimiz Gambiya Cumhurbaşkanı Yahya Jammeh. Afrika'da Müslüman bir ülke olan Gambiya'da, 1994'de darbe ile yönetime gelen Jammeh, idam cezasını geri getirmiş, ülkedeki eşcinsellerin kafalarının kesilmesi emrini vermiş ve iktidar karşıtı gazetecilere ''Cehenneme gidin'' demişti. Abdullah Gül "Gambiya ile 34 milyon dolar civarında olan ticaret hacmimizi çok daha ileri seviyelere taşımak istiyoruz. Ayrıca başta turizm olmak üzere, karşılıklı yatırımlar, savunma sanayi, bilim ve teknoloji, güvenlik gibi alanlarda işbirliğimizi geliştirmeyi arzu ediyoruz. Türk müteşebbislerini bu doğrultuda her zaman teşvik ediyoruz” diyor. Bunu Gambiya Cumhurbaşkanı Yahya Jammeh onuruna Çankaya Köşkü’nde verdiği akşam yemeğinde söylüyor Gül. Dün de darbe karşıtı Tayyip, Ankara'da temaslarda bulunan Gambiya Cumhurbaşkanı Jammeh ile bir araya geldi. Başbakanlık Merkez Bina'da gerçekleştirilen görüşme basına kapalı olarak gerçekleştirildi. Bu kafa kesen katile karşı beslenen muhabbet doğrusu beni hiç şaşırtmadı. Suriye’deki kafa kesen sapıklara da tırlarla yardım gidiyor ne de olsa. Bekir Bozdağ’a tavsiyem bir daha “ilke” ve “dürüstlük” gibi kavramları ağzına almadan önce bir kere değil beş on kere düşünse iyi eder. Ne demişler, insanı vezir de eden rezil de eden dilidir.

27 Ocak 2014 Pazartesi

HAŞHAŞİLER, İNİNiZE GİRECEĞİZ, SİNSİ VİRÜSLER!

Toplum olarak biraz balık hafızalıyız. Arada sırada belleğimizi tazelemekte fayda var. Biraz geriye gidelim şöyle Mart 2012’ye Türkiye İşadamları ve Sanayiciler Konfederasyonu'nun (TUSKON) 4. Olağan Genel Kurulu dolayısıyla Başbakan Recep Tayyip Erdoğan bakalım Cemaat’e ne demiş: “Siz, arkanıza karanlık güç odaklarını almadınız. Siz arkanıza mafyayı, çeteleri, cuntaları almadınız. Siz, arkanıza Galata bankerlerini almadınız. Siz arkanıza hazineyi, siz arkanıza kamu bankalarının kaynaklarını almadınız. Siz ideolojiyle yürümediniz. Siz dayatmalara, baskılara, engellere boyun eğmediniz. Siz arkanıza sadece ve sadece milleti aldınız. Siz, arkanıza milleti aldığınız için, milletle yürüdüğünüz için büyüksünüz ve bu ülkeyi büyütüyorsunuz.” Pekiyi Başbakan şimdi Cemaat’e ne diyor? Daha düne kadar yere göğe sığdıramadığı muhattabını adeta “hayvan” yerine koyuyor ve “Devlette paralel bir yapı olamaz, paralel bir yapı kurmak isteyenler, devletin kurumları içerisine sinenler şunu bilesiniz ki istediğiniz kadar oralara yerleşin, ininize gireceğiz, ininize, didik didik edeceğiz ve devletin içindeki bu örgütleri teşhir edeceğiz. Bugüne kadar çetelerle nasıl mücadele ettiysek, uluslararası merkezlerin taşeronu örgütleriyle de aynı şekilde mücadele edeceğiz.” Sadece “in”de yaşayan “hayvan” yerine koymuyor aynı zamanda Hizmet’e “çete” diyor. Bir iddiası da var Erdoğan’ın ( ki Erdoğan geçmişte defalarca kez iddiasını ispatlayamayanın “şerefsiz” olduğunu söylemişti) Erdoğan Hizmet Hareketi’nin “uluslararası kirli odakların maşası” olduğunu iddia ediyor. Erdoğan iddiasını ispatlamayan kişilerin “şerefsiz” olduğunu üstüne bastıra bastıra defalarca kez söylemiştir, bu yüzden Erdoğan’ın bu iddiasını en kısa zamanda ispatlayacağına kuşkum yok. “Uluslararası kirli odakların elinde oyuncak olmuş, maşa olmuş bir örgüt, adeta efsunladığı mensuplarını kendi ülkeleri aleyhine yönlendiriyor.” sözü Erdoğan’a ait. Dahası var Erdoğan düne kadar öve öve bitiremediği hareketin “kokuşmuş, çürümüş” olduğunu hatta “sinsi bir virüs” olduğunu söylemekte. Diyor ki Başbakanımız: “Nasıl bir takiyenin, nasıl bir kokuşmuşluğun, çürümüşlüğün hüküm sürdüğü ortaya çıkacak. Virüs vücuda girmiş, sinsi bir şekilde yerleşmiş, çoğalmış, bir anda vücudu esir almak üzere harekete geçiyor.” Bu da yetmiyor Erdoğan 11 yıl boyunca kendi iktidarında devlet kadrolarına yerleştirilen Hizmet taraftarlarını “Haşhaşiler denilen gözü dönmüş bir gizli örgüte” benzetiyor. E o zaman sormazlar mı adama 11 yıldır aklın nerdeydi, diye? Sormazlar mı adama 17 Aralık’taki operasyon olmadan bunları neden söylemiyordun, diye?Yahu 2012’ de 10 yıldır iktidarda olan sen bu adamlara güzellemeler yazıyordun. Hatta geçenlerde 17 Aralık operasyonundan çok kısa bir süre önce “Cemaat ne istedi de geri çevirdik” diyen kimdi? Bu söz “devletin içine yuvalanan gözü dönmüş Haşhaşileri” kimin oralara yerleştirdiğini ya da en azından yerleşmesine ses çıkarmadığını göstermiyor mu? Erdoğan bas bas bağırıyor, etrafa hakaretler yağdırarak ağzını bozarak herkesi susturmaya sindirmeye çalışıyor. Her türlü hakareti söylüyor ama şunu söyleyemiyor normal yollardan kazanılmış 4,5 milyon dolar ayakkabı kutularının içine saklanır mı? Muammer Güler’in oğlu madem masum polis onu takip ettiğinde neden korkup babasını arıyor? Babası neden “oğlum suçsuz, masum… o para sattığı evin parasıdır” demek için bir hafta bekliyor? Ve Allah aşkına bir değil, iki değil bilmemkaç tane çelik kasanın normal bir evde ne işi var? İnternete düşen ses kayıtları da ne öyle birilerinin orayı burayı rahat rahat talan etmesi için sit alanıyla, imar yasasıyla oynanmak istenmesi masum bir şey mi? Sürekli nefret propagandası yapıp hakaret etmeyi bırak da bunları bir açıkla önce.