MHP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
MHP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Ağustos 2017 Perşembe

BİZ AFFETMİYORUZ ALLAH DA AFFETMESİN!





Erdoğan, iktidarının ilk 5 yılında insanların yaşam tarzına karışmıyordu ( daha doğrusu karışAmıyordu, henüz o gücü bulmuş değildi). Bununla beraber AKP kadroları yaşam tarzlarına karışılan kesimdi. Eşlerinin başörtülü olması sorundu, laikliği salt bir giyim kuşam tarzına indirgeyen sığ anlayış hakimdi. İnsanlar oruç tutmadığı için dayak yesin, günde beş kez cami hoparlörlerinden bas bas bağrılarak hasta insanlar, bebekler, yaşlılar huzursuz edilsin; Aleviler yetkili ağızlar tarafından “bunlar” diye adlandırılıp aşağılansın, Alevilere suikast yapan köpekleri savunan avukatlar makam verilerek taltif edilerek ödüllendirilsin  vs… durumlar yaşansın bunlar laikliğe aykırı değildi hatta hiç sorun değildi. Ama devlet adamlarından birinin eşi başına bir çaput bağlasın işte bu sorundu. Eleştirilecek yığınla şey varken işsizlik, yoksulluk, yolsuzluklar, çevre katliamları, her şeyin yabancılara hem de inanılmaz ucuza satılması, Unakıtan’ın bin türlü kepazeliğe rağmen yargılanmaması, hızlı trenin raydan fırlayıp bir sürü insanın ölmesi, PKK terörünün tekrar hortlaması, devlette partizan kadrolaşmalar, eğitim sisteminin yapboz tahtasına dönmesi, tarım ve hayvancılıktaki sıkıntılar… eleştirilmiyordu. Eleştirilen neydi? Devleti yönetenlerin eşlerinin giyim tarzı. Böyle aptalca ve sığ politikalar tabii ki AKP’nin ekmeğine yağ sürdü. AKP Baykal’a ne kadar teşekkür etse azdır. 

2007’de ABDullah Gül’ün eşi sırf başörtülü diye, Gül’ün cumhurbaşkanı seçilmesini engellemek istemeleri büyük bir tepki çekti. Gerçi ABDullah Gül’ün cumhurbaşkanı olmasını ben de içime sindiremiyordum ama benimkinin nedeni eşinin giyim tarzı değildi. Ben neden içime sindiremiyordum? Şu yüzden ABDullah Gül kayıp trilyon davasının bir numaralı sanığı olduğu için, yargılanıp aklanmadan cumhurbaşkanlığı makamına talip olduğu için. Ama muhalefet olağanüstü bir gerzeklikle bunu hiç sorun etmeden eşinin başörtüsünü diline doladı. Evet, muhalefetin tutumu nahoştu ama iktidarın da hiç uzlaşma aramayıp tek adayı dayatmasına ne demeli? Muhalefet büyük oranda hatalıydı bununla birlikte muhalefet kadar olmasa da iktidar da hatalıydı. İktidar da anlaşılmaz bir şekilde tek aday dayattı. Uzlaşma aramadı. İki tarafta da anlamsız manasız bir inatlaşma vardı. Bu inatlaşma kesinlikle tek taraflı değildi, iki taraflıydı. Ana akım medya sanki inatlaşma tek taraflıymış gibi, sanki tüm hata % 100 CHP’nin de AKP sütten çıkmış ak kaşıkmış gibi bir algı yaratmaya uğraştı. ( Bu ikiyüzlülüğün cezasını da çektiler, pohpohladıkları AKP bir güzel canlarına okudu. Hatta birileri bu medya mensuplarına “Sizi tasmalarınızdan kurtardık” diyerek resmen “it” dedi.) Eh büyük oranda bu ikiyüzlü propaganda başarılı da oldu. AKP tek başına iktidar oldu, medyanın ve MHP’nin de desteğiyle ABDullah Gül cumhurbaşkanı oldu.  

Ordunun iç politikaya müdahalesi, kapatma davası vs.sıkıntılar başgösteriyordu. Parti kapatmanın çok kötü bir şey olduğu, demokrasiye aykırı olduğu vs. konuşulmaya sürekli parti kapatmanın asla olmayacak bir şey olduğundan dem vurulmaya başlandı. Parti kapatmanın ne kadar demokrasiye aykırı olduğunun propagandası yapılırken bir kişi de çıkıp demiyordu ki “Hukuk kuralları herkes için geçerli değilse o memlekette demokrasi yoktur. Eğer bir parti kurumsal olarak suç işliyor, organize bir şekilde yolsuzluk yapıyor, yolsuzluk yapanları yargıdan kaçırıyor ve demokratik rejimin altını oyuyorsa asıl o partinin kapatılmaması demokrasiye aykırıdır” diye. İkiyüzlülük bu ya AKP’ye kapatma davası açıldığında yeri göğü inleten aslan parçaları BDP’ye kapatma davası açıldığında sus pus olmuşlardı. Kapatma davası ve ABDullah Gül’ün cumhurbaşkanlığı karşısında gösterilen direnç AKP’yi harekete geçmeye itti. Bir şeyler yapmalıydı yoksa çok sevdiği, uğruna Türkiye’yi yerle bir edebilecekleri iktidar ellerinden kayıp gidecekti. AKP asla koltuğu bırakmak istemiyordu. Cemaatle kirli bir ittifak yapıldı ve Ergenekon diye hayali bir örgüt yaratıldı, yan yana gelse birbirinin gırtlağını sıkacak kadar birbirine düşman, siyasi görüşleri birbirine 180 derece zıt insanlar aynı örgüte üye oldukları gerekçesiyle toplanıp içeri atılıyordu. Bunlar gözaltına alınırken çağırılmıyordu da, gecenin bir vakti evlerine polis geliyor, evin altı üstüne getiriliyor, bu kişiler kelepçelenerek, polis otosuna binerken kafalarına bastırılarak gözaltına alınıyordu. Masumiyet karinesi diye bir şey asla söz konusu edilmiyor, tutuklanan herkes suçlu ilan ediliyordu. Tutuklamalar kapatma davasının karşısında kükreyen aslan parçaları tarafından alkışlanıyordu. Bu antidemokratik ve keyfi tutuklamaları alkışlamak demokratlık, eleştirmekse teröristlikti. O sıralar Ergenekon tutuklamaları insanların ne kadar demokrat olduğunu gösteren bir turnusol kâğıdıydı: tutuklamaları alkışlayan demokrat, alkışlamayan darbeciydi. Rektörler, gazeteciler, yazarlar, bilim adamları, askerler, siyasetçiler… ne kadar AKP muhalifi kesim varsa bu Ergenekon denen torbanın içine atılıp götürülüyordu.  

Gülen Cemaati ve AKP iktidarı paylaşmıştı, AKP, Cemaat’in yardımıyla devletteki yerini sağlamlaştırmış, muhaliflerini hapse tıkıyorken Cemaat’in adamlarını da devletin çeşitli kadrolarına yerleştirmiş, partisine milletvekili olarak almış ve Cemaat’in yurtlarına, dershanelerine, şirketlerine, yurtdışı okullarına, Türkçe Olimpiyatları’na vs. her türlü kurumuna ve etkinliklerine destek veriyordu. AKP ile cemaat arasında huzursuzluk Ergenekon mitinin iyice suyunun çıkarılması ( aslında suyunun çıkarılması değil başka bir şey denir ya neyse) tutuklamaların ardı arkasının gelmemesi, ortamın bir türlü normalleşmemesiyle ve genelkurmay başkanının tutuklu yargılanması ile belirmeye başladı. AKP bu tutuklamalarla hızla prestij ve meşruiyet kaybediyordu, yavaş yavaş işi götürmek gerekliydi. Terörle yıllarca mücadele eden Genelkurmay Başkanı’nın terör örgütü lideri olmakla suçlanıp tutuklu yargılanması da kamuoyunda infial uyandırmış, hatta Erdoğan ve Gül bile bazı demeçlerinde Başbuğ’un tutuklu yargılanmasının yanlış olduğunu söylemişlerdi. Bununla beraber asıl kırılma noktası burada oluşmadı.

Asıl kırılma noktası Mavi Marmara baskını idi. Mayıs 2010’da İsrail Gazze Şeridi’ne 3 yıldır ambargo uyguluyordu. Bu ambargoyu delip Gazze’ye insani yardım ulaştırmayı hedefleyen insanlar bir girişim başlattı Mavi Marmara adlı gemi İstanbul’dan çıkıp Gazze’ye iaşe, ilaç vs. götürecekti. İsrail bu durumda gemiyi vuracağını söyledi. Önce Mavi Marmara’da kendine yer ayırtan, gideceğini söyleyen bazı AKP’li vekiller daha sonra bundan vazgeçti. Yani böyle bir saldırının büyük bir ihtimalle gerçekleşeceğini aslında onlar da biliyordu. Filistin’de yıllardır kan döken çoluk çocuk öldüren psikopatların elbette insani yardım gemisine saldıracağı öngörülebilir bir ihtimaldi ama ola ki saldırmazlarsa, ola ki böyle bir şeyi göze almazlarsa işte o zaman ümmetin lideri, “Allah’ın bütün sıfatlarını üstünde toplamış” Zilullah fi’l – Âlem’in yıldızı parlayacaktı. O vakit İslâm Dünyası’nın başına o geçecekti, haa olmadı da İsrail saldırdı mı ne gam? AKP ve Erdoğan gene mazlumu oynayacaktı gene mağdur edildik diyip oy devşireceklerdi. İsrail ordusunun, Mavi Marmara’ya sabaha karşı uluslararası sularda düzenlediği baskında 9 kişi öldü, 30 kişi yaralandı. Yaralılar hastaneye kaldırılırken elleri kelepçelendi. Bakalım kimin borusu ötecek, bakalım buraların abisi kim restleşmesi yüzünden insanlar öldü. Tabii olayın hemen ardından ABDullah Gül, Tayyip, Arınç, kükreye kükreye hamasi nutuklar attılar. ABD İsrail ile ilişkilerin bozulmasından memnun değildi. Doğal olarak ABD’de yaşayan Gülen de baştan beri bu olaya sıcak bakmıyordu Fethullah Gülen, israil saldırısını “çirkin” olarak değerlendirirken Mavi Marmara’nın İsrail'den izin almamasını da eleştirdi ve "İsrail'in onayı olmadan hareket etmek, otoriteye başkaldırıdır" dedi. İşte bu olaydan sonra Cemaat artık Erdoğan’ı gözden çıkardı. 

Zaman ilerlerken MHP, AKP’nin PKK ile masaya oturduğunu söylüyor AKP bunu reddediyor ama reddederken de PKK ile masaya da oturuyordu. 2011’in sonlarında Oslo görüşmelerinin ses kayıtları internete düştü. Kayıtların internete düşmesinden yaklaşık üç ay kadar sonra 2012 şubatında da Hakan Fidan KCK’dan sanık olarak ifadeye çağrıldı. Hakan Fidan’ın yargılanması demek Erdoğan’ın da yargılanması demek olduğundan Fidan yargılanmasın diye alelacele bir yasa çıkarıldı. AKP kişiye özel bu yasayı çıkarırken de eleştiriler karşısında milletle alay eder gibi “Biz kişiye özel yasa çıkarmıyoruz” diyip duruyordu. Eh yani evet, kişiye özel yasa çıkarıyoruz demelerini de beklemek saflık olur. Kişiye özel yasa çıkardığını itiraf edecek kadar dürüst olan insanlar zaten kişiye özel yasa çıkarmaz. AKP ile Cemmat’in arası iyiden iyiye bozulmuştu ama iki taraf da diğerini tam olarak karşısına almayı göze alamadığından birbirlerine gizliden gizliye diş biliyorlardı.

Erdoğan, Türkiye’yi tek başına yönetiyor, ne isterse yapıyordu. Cemaat’in de yardımıyla muhaliflerini tamamen temizlemişti, her türlü denetimden muaf, ağzından çıkan her kelime bazılarınca emir telakki edilen güçlü bir pozisyondaydı. Evet, Erdoğan bu ülkeyi seven, dürüst ve Atatürkçü insanları Cemaat’in işbirliğiyle çeşitli kumpaslarla yok etmişti. Yok etmesine etmişti ama onların yerine devlette çeşitli görevlere “Muhterem Hoca Efendi”nin adamlarını yerleştirmişti. Cemaatin eli kolu her yere uzanmış, herkesi dinliyordu, Erdoğan’ın belki de hesaba katamadığı şey kendisini de dinliyorlardı. Belki Erdoğan bunu da hesaba kattı; ama bir kere hem PKK ile yaptığı görüşmelerin cemaat tarafından kamuoyuna duyurulmasına hem de Fidan’ın sanık olarak ifadeye çağrılmasına kızmıştı, cemaatin gücünden çekindiği için açıktan bir mücadele yürütemiyordu ama intikam ateşi ile de diş biliyordu Gülen’e. “Muhterem Hoca Efendi”ye: “Gell gel artık, gell de bittsinn bu sıla hasretii!” derken F. Gülen gelsin de tutuklansın istiyordu. Ama “Muhterem Hoca Efendi” de yanındakiler de aptal değildi. “Hoca Efendi” özetle gelemem gelirsem ortam gerilir, ülke gerginlikten uzak olsun, mealinde bir açıklama yaptı. Gerçi bunu göz yaşları içinde “küçükken amcam bana demişti ki…” diye başlayan çocukluk anılarını anlattığı, muhabiri de ağlatarak, epeyi uzattığı bir konuşmayla söyledi ama konuşmanın özü buydu. Erdoğan cemaatin finans kaynaklarına gözünü dikmişti. Dershaneler hem finans kaynağı hem de Cemaat üyelerinin toplumla buluştuğu, sosyalleştiği Cemaat’in güçlendiği ve taraftar kazandığı yerlerdi. Dershaneleri kapatmak sadece finansal anlamda değil pek çok açıdan Cemaat’e bir darbe vurmaktı. Evet, bu darbe Cemaat’i öldürmez; ama kolunu kanadını kırardı. Erdoğan dershaneleri kapatacağını söyleyince Cemaat dur ben sana güzel bir sürpriz yapayım dedi. Sonrasını biliyorsunuz banka müdürünün evinde ayakkabı kutusuna istiflenmiş dolarlar, bakan oğlunun evinde para sayma makinesi, trilyonluk banknotlar, çelik kasalar. Sabahın köründe baba oğulun sıfırlama konuşmaları, birilerinin belge yok etme makinesi aldırması, Euroları oraya buraya saklama, Emniyetin gözaltına almak istediği birini devletin tepesindeki birinin makam arabasına bindirip polisten kaçırması, yaşlı başlı bir bakanın “onların geçmişini s*kerim” diye konuşması… Bir yığın kepazelik. Bütün kirli çamaşırlar ortaya dökülünce “Muhterem Hoca Efendi” oldu mu sana “sahte peygamber” “Cemaat” ise birden “terör örgütü” oldu. Eh şimdi duruma uygun bir şeyler de söylemek lazımdı, o ne oldu? “Bizi kandırdılar Allah affetsin.” Ergenekon, balyoz gibi kumpasların mağdurları içeride çürüyordu Cemaat 17 – 25 Aralık operasyonunu yapınca, AKP birden kumpas mağdurlarını tahliye etti, amaç adalet değildi tabii. Amaç cemaate karşı Atatürkçü, laik kesimin desteğini kazanmak.  Amaç adaleti sağlamak olsa bunu çoktan yaparlardı. O insanlar bilmemkaç yıldır içerdeydi ve Cemaat’le kavga çıkana kadar içerde kalmaları hiç sorun olmamıştı. Eğer bu kavga çıkmasaydı içerde kalmaya devam da edeceklerdi. İşte bu yüzden Fethullah Gülen ve Cemaat kimseyi kandırmadı ortada kandırma falan yok, peki ne var? Ortada bir işbirliği var, kirli bir ittifak var. Biz affetmiyoruz, hakkımızı helal de etmiyoruz. Allah da sizi affetmeyecek!

9 Ağustos 2016 Salı

BİR ACAYİP DEMOKRASİ

15 Temmuz’da ve sonrasında sokaklara akan kitleyi harekete geçiren şey “demokrasi aşkı” değil “Tayyip aşkı”ydı. Darbe olması değil, darbenin Erdoğan’a karşı olması önemliydi ve bu grup darbe Erdoğan’a karşı yapılıyor diye sokaklara döküldü. Eğer gerçekten demokrasiyi çok sevselerdi Başbakan’ın Cumhurbaşkanı’nın isteğiyle değiştirilmesine sesleri çıkardı ya da Erdoğan’ın kaçak sarayı için mahkemeye”Gücünüz yetiyorsa yıkın” demesine ya da 12 Eylül artığı YÖK’e, 12 Eylül’ün dayatması olan zorunlu din dersine ya da darbenin artığı % 10 barajına… Ayrıca AKP de darbeci olmasa 14 yıldır bu darbe artığı uygulamaları kaldırırdı. Her neyse, yığınla şey var. Şimdi saymaya kalksam saatler sürer. 

Ama önce şu konu netleşsin: Demek istediğim evet darbeye karşı çıktılar, sokaklarda bağırıp çağırıp bayrak salladılar ama bunu demokrat oldukları için değil kendi çıkarları için yaptılar. Bunların çoğu işsiz güçsüz, AKP’den ranttan beslenen insanlar. Amaçları liderlerini ve dolayısıyla da kendi çıkarlarını savunmak. Bundan başka bir şey değil. Ha çıkmışlar, darbe olmamış iyi olmuş, kötü olmuş… Orası ayrı ama etkisiz hale getirilmiş erleri döverek öldüren, şeriat isteyen, idam isteyen, Adana’da “Laikler için yaşasın cehennem!” sloganı atan, hele hele bazı illerimizde kilise taşlayan, Alevi mahallesine saldıran bu yığınların demokrasiyle uzaktan yakından ilgisi yok. Bu insanlara demokrat demek için ya iğrenç bir yalancı olmak ya da çok aşırı derecede saf olmak lazım. (Aslında “saf” değil başka bir şey diyecektim; ama hakaret olarak anlaşılabilir. Benimse hakaret kastım yok o yüzden “saf” diyorum)


İşin çok çok ilginç bir başka kısmı ise aylardır kalabalıklarda orda burda bombalar patlıyordu, insanlar ölüyordu. Bu (güya) demokrasi nöbetlerinde ise o kalabalığa rağmen, o kadar gün sürmesine rağmen bir patlama oldu mu? Olmadı. Demek ki neymiş? İstenirse tedbir alınıyormuş, istenirse bu olaylar yaşanmıyor, önlenebiliyormuş. O halde şu artık mokunu çıkardığınız demokrasi nöbetlerinden sonra da bomba patlamasın lütfen. 


Osmaniye’de Başbakan Yardımcısı Veysi Kaynak konuşurken darbeye çok kızan demokrasi aşığı, duyarlı sevgi pıtırcıkları, “İdam isteröööz!” diye hönkürmüş. Kaynak da: “Milletin canına, varlığına, istiklaline ve istikbaline kastetmiş o teröristlerin evet hakkı idamdır” demiş. Hani kıratın yanında duran ya huyundan ya suyundan derler ya… Yahu insanları bu şekilde kandırmayı daha düne kadar can ciğer kuzu sarması olduğunuz Gülen Cemaati mi öğretti size? Diyelim ki yasa değişikliği yaptınız idamı geri getirdiniz, 15 Temmuz’da bu kalkışmayı yapanları yine asamazsınız çünkü onların suçu işlediği tarihte yasalarda idam cezası yok ve hukukta suçlu aleyhine olan değişikliklerde yasa geriye işlemez. Bunu, meydanları doldurup idam isteyen halk bilmese de siyasetçilerimiz çok çok iyi bilir. Halkı kandırmayın, eğer milli iradeye çok değer veriyorsanız eğer halka çok saygılıysanız insanlara sanki darbecileri asabilecekmişsiniz gibi yalan söylemeyin. 


Bir başka garabet onbinlerce insan tutuklanıyor, azlediliyor, görevden uzaklaştırılıyorken… Cemaate her istediğini veren, bu yasa dışı terörist yapılanmaya yardım ve yataklık ettiğini itiraf edenlerin tutuklanmaması. Cemaatin kandırdığı, iyi niyetinin kurbanı olan onbinlerce insanın ne günahı var? Bırakın onları da Allah affetsin niye azlediliyor, tutuklanıyorlar ki? Onlar çok iyi niyetliler, cemaat onları kandırdıysa bu onların suçu mu?


Sahi yıllardır cemaat devlete sızarken iktidarda kim vardı? Kim onlara yardımcı oldu da darbe yapacak bu gücü verdi? Bu darbede suçun ancak ve ancak % 50’si cemaatindi, suçun % 50’si de onlara her türlü güç ve avantajı sağlayan, devletin her kademesinde cemaat kadrolaşmasına yardım eden, onları darbe yapacak konuma getiren AKP’nindir. Şimdi kendi yarattıkları bu Frankenstein’ın yaptıkları yüzünden ağlayıp sızlanmaya hakları yok.


Askeriyeyi orduyu da iyice itibarsızlaştırıp, rezil kepaze ettiniz sonunda. Ucuz kahramanlar gidiyor kışlanın önüne belediye otobüsünü, iş makinesini, kamyonu park ediyor güya asker çıkmasın diye. Yahu askerin çıkmaya niyeti varsa sadece tek bir tankı ne iş makinesi durdurabilir ne en babasından kamyonet. Hatta tanka da gerek yok asker bir bomba sallasın araçlara tamam. Gerçekten o araçları kışlanın girişine koyduğu için darbeyi durdurduğunu düşünen birinin ayakkabı numarasıyla IQ seviyesi birbirine eşittir.


Erdoğan daha iki üç gün öncesine kadar “darbeci, adi, terbiyesiz herif, sapık, Kandil’le işbirliği yapıyor, paralel yapıyla işbirliği yapıyor…” dediği Kılıçdaroğlu’nu tutmuş mitinge çağırıyor. Yahu ayıptır ayıp. Eğer Kılıçdaroğlu gerçekten “adi, sapık, darbeci” ise gerçekten PKK ile ya da Gülen Cemaati ile işbirliği yapıyorsa çağırmayacaksın yok yapmıyorsa o zaman bu suçlamalarda bulunmayacaksın. Haa ama olur da seni kandırdılarsa. Birileri beni kandırdı, çok safım falan diyorsan yani zaman öyle düşünüyordum ama yanılmışım, diyorsan da önce kalkıp Kılıçdaroğlu’ndan özür dileyeceksin. Ayrıca sürekli kandırılıyorsan da istifa edeceksin sana gelen geçen herkese kan da ülkeyi mahvet diye verilmedi o makam.


Erdoğan’ın olduğu her mitingde Erdoğan Kılıçdaroğlu diyince amigonun biri yuuh işaretini verir ve meydandakiler “Yuuuuh!” diye bağırır. Bu sefer ortak yaptıkları mitingde de sunuculuk görevi yapan adam “Kılıçdaroğlu” diyince meydanı dolduran robotlaşmış AKP seçmeni yılların alışkanlığıyla otomatik olarak “Yuuuuh!” diye bağırdı. Sunucu da “Sakın… Bugün kardeşlik günü” dedi. Yani bugün yok, başka zaman yine yuhalarsın gibi oldu. Yuhalamasına değil de o gün orada yuhalanmasına bir karşı çıkıştı, aman ne güzel.


Kimi Kılıçdaroğlu’na mitinge gitti diye ateş püskürülüyor, kimi ise gitmesi gerekti, doğru yaptı diyor. Garibim Kılıçdaroğlu da ne yapsa yaranamıyor. CHP ve MHP’yi çağırmak da tam bir şark kurnazlığı yani. AKP çağırıyor Kılıçdaroğlu, gitse AKP’ye arka çıkmış olacak, gitmese darbeci olacak. İki ucu b*klu değnek diye buna derler. Türkiye öyle tuhaf bir durumda ki 14 yıldır berbat giden hiçbir şeyin sorumluluğunu üzerine almayan bir iktidar var. Her zaman işler kötüye gidince iktidar bundan dolayı suçlanırdı (ki olması gereken de budur) ama şimdi her şeyin suçlusu ülkeyi yönetenler değil de muhalefet. Toplum olarak tuhaf bir hummaya tutulmuş gibiyiz. Bunun detayları ise başka bir yazının konusu.

27 Temmuz 2010 Salı

KELEBEK RECEP

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, dün Ordu'da yaptığı konuşma nedeniyle CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'na 'ihanetin belgesini açıkla' dediği gerekçesiyle tazminat davası açtı. (Hürriyet) RTE meğer çok ince ruhlu, çok hassas biri adeta bir sevda kelebeğiymiş. Şu hassaslığa şu alınganlığa bakın adeta gözlerim yaşarıyor. Bir insan bu kadar hassas, bu kadar pembe, bu denli kelebek kıvamında olabilir. RTE bu ülkenin gördüğü en nazik kelebek alınganlığa bak canım canım.

RTE kendini eleştirdi diye Gazeteci Cüneyt Arcayürek’e “hain” dememiş miydi? Bu söz hakaret ise RTE neden dokunulmazlık zırhının arkasına saklanıp rahat rahat hakaret ediyor? Yok değilse Kılıçdaroğlu’na neden dava açıyor? Amacım Kılıçdaroğlu ya da CHP’yi savunmak değil. Zaten bir kez olsun CHP’ye oy vermiş değilim. Amacım Başbakan’ın ne kadar kibar bir kelebek olduğunu sergilemek.

Parti aracıyla geçerken 12-13 yaşlarında bir çocuk konvoya “Allah seçimlerde cezanızı verecek !” diye bağırınca korumalarına çocuğu zorla getirtip çocuğun ensesine tırnaklarını geçirmek gibi insanlık dolu bir davranışı da bizim Kelebek Recep gerçekleştirmedi mi? Canım benim Kelebek Recebim. Sen ne hassas, ne ince ruhlu ne yüce bir varlıksın.

Allah’ın bir gariban çiftçisi “Anamız ağladı” diyince bizim kibar kelebek Nazik Recep gayet hassas ve güzel bir şekilde : “Ulan… Artist… Terbiyesiz … Ananı al!” diye içinin ne denli yandığını çiftçinin dediklerinden ne denli müteessir olduğunu haykırmıştı. Ah benim Recep’im, Recep’im sarı lira vereceğim almazsan lolipop vereceğim nıy nıy nıy….

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın 12 Eylül askeri darbesinde idam edilen ülkücü ve devrimcilerin ardından gözyaşı dökmesi MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’yi kızdırdı. Bahçeli, Erdoğan’ı ‘kara bir ilkesizlik, riyakârlık, siyasi sahtekârlık ve münafıklık’la suçladı. Hüseyin Çelik ne yaptı? "Fikretmeyenler küfrederler. Sayın Bahçeli başta olmak üzere bize küfredenlerin bize hakaret edenlerin hakaretlerine ve küfürlerine aynı şekilde karşılık vermeyeceğiz" dedi. Ah canım ne duyarlısın aynı duyarlılığı Başbakan’ın bir garibana “Ananı al!” derken neden göstermedin ya da Kürşat Tüzmen “Avrupalı ne çocuğu olduğunu bilir.” Derken neden o zaman da "Fikretmeyenler küfrederler” vecizesini söylemedin, hı a benim hassas kelebeğim. A benim sulugözlü, ağlak kelebeklerim... Kelebeksiniz kelebeek, ah ne vardı karşınızda adam gibi bir muhalefet olaydı da iktidar ömrünüz de kelebelek gibi olaydı.