BDP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
BDP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Aralık 2013 Cuma

FAŞİZM PAKETİ

RTE’nin adına “demokratikleşme paketi” dediği ama aslında “Pandora’nın kutusu”na daha çok benzeyen tuhaf paket midir kutu mudur her neyse yasa tasarısı dün TBMM’ye sevk edildi. Hani bir deyim vardır ya “kaşıkla verip sapıyla göz çıkarmak” derler. İşte bu paket aynen o hesap olmuş. Şimdi bakalım şu Pandora’nın paketinde neler var. Tasarıda, Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’nda insanların sesini duyurması ve muhalefet edebilmesini daha da güçleştirecek değişikliklere gidildi. Toplantı ve gösteri yürüyüşü yer ve güzergâhın belirlenmesi konusunda, ‘vatandaşların günlük yaşamını zorlaştırmayacak’ ibaresi eklendi. Böylece mülki amir yapılmak istenilen gösterinin yerinin ‘vatandaşların günlük yaşamını zorlaştıracak’ bir niteliği olduğunu düşünürse o toplantının yerine izin vermeyecek. Hatırlarsanız 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlamak isteyen sendika ve sivil toplum kuruluşlarına izin verilmedi. Gerekçe olarak ise Taksim’deki kazılar ve oluşan çukurlar gösterildi. Ancak 4 gün sonra (yani 5 Mayıs’ta) binlerce Galatasaray taraftarı, geç saatlere kadar Taksim’de şampiyonluk kutlaması yaptı. Çukurlar hâlâ mevcuttu. Hatta daha sonra temmuzda çukurlar yine mevcutken Mısırlı Diktatör Mursi’ye destek mitingi de yapıldı Taksim’de. Üstelik hiçbir şekilde polis müdahalesi olmadı. Yani sözüm ona bir demokratikleşme paketi hazırlanıyor güya memleket daha demokratik olacak bilmemne deniyor. Ama eklenen bir maddeyle herhangi bir yerde gösteri yapılıp yapılamayacağına (Başbakan’dan talimat alan) mülki amirler karar verecek. Oh ne güzel! Değiştirdiğiniz bir kanunla kanun gücünün de üstüne çıkıyorsunuz. Tasarıda bir diğer önemli düzenleme ise düzenleme kurulunun amacı dışına çıkan toplantıyı bitirmemesi durumuna ilişkin. Düzenleme kurulunun amacı dışına çıkan toplantıyı bitirmemesi halinde yetkili kolluk amiri mülki amirine bildirecek, toplantının bitirilip bitirilmemesine ilişkin karar ona ait olacak. Toplantının “amacı dışına çıkması” da ne demek? Yani insanlar hiçbir şekilde cebir ve şiddete başvurmasa da canın istiyorsa “amacı dışına çıktı” diye bir bahane gösterip insanlara polisi saldırtabileceksin. Tasarıda nefret suçuna ilişkin yapılan düzenleme de eksik. Hem de bile isteye eksik bırakılmış. Sonuçta tasarıyı çocuklar ev ödevi olarak hazırlamıyor. Bu işi bilen koca koca adamlar yapıyor. Tasarıda mevcut TCK’de düzenlenen ‘ayrımcılık’ maddesinin tamamı korundu. Maddeye sadece ‘Nefret nedeniyle’ ibaresi eklendi. Böylece bu maddeye etnik kimlik, cinsel yönelim gibi ibarelere yer verilmedi. AGİT nefret suçunu tanımlarken, ‘cinsel yönelim’, ‘etnik kimlik’ ve ‘uyruk’ gibi kriterleri de esas alıyor. Oysa tasarıda bu ifadeler yok. Neden acaba? Türkklüğe hakaret diye tuıhaf bir suç içeren 301. madde ise hâlâ yürülükte yani birisine “pis Türk” dersen suç olacak ama “pis Arap” dersen suç olmayacak. Ya da bir kişiyi eşcinsel olduğu için aşağılayabileceksin. Tasarıda dini inancın gereğinin yerine getirilmesini veya dini ibadet veya ayinlerinin bireysel yada toplu olarak yapılmasını hukuka aykırı şekilde engelleyen kişilere 1 yıldan 3 yıla kadar hapis cezası verilecek. İyi güzel de Ateistlere ve Alevilere sövmek hâlâ serbest. Başbakan Karacaahmet Cemevi’ne “ucube” demişti zaten. Hatta cemevlerine de “cümbüşevi” demişti. AKP’li bir yönetici Ateistler için “tecavüze uğramış bu tipler yok edilmeli” dedi hiçbir şey olmadı. Medyada görüyoruz yapılan hakaretleri. Harun Yahya takma adlı yazara dava açıldı hakaret ettiği mahkemece kabul edildiği halde adam tuhaf bir şekilde beraat etti. Yok efendim Ateistlere hakaretleri tehlike oluşturmuyormuş. Yahu İslami bir değeri eleştirmek ne gibi bir tehlike oluşturabiliyor ki? Sevan Nişanyan’ın Fazıl Say’ın ceza almasını nasıl açıklayacaksın o zaman? Ama durum başka… Nefret suçlarının amacı güçlü olanı, iktidarda olanı koruyup kollamak değil zayıf olanı, azınlık olanı korumaktır. Ama AKP’nin yaptığı bu garabet düzenleme sadece ve sadece Müslümanları kollamak için onbinlerce nonteiste istediğiniz kadar saldırabilirsiniz. Tasarıda yaşam tarzına ilişkin tercihlerine müdahale eden veya bunları değiştirmeye zorlayan kişilere de 1 yıldan 3 yıla kadar hapis cezası öngörülüyor ki “kızlı erkekli evler”e karışanların da şu halde hapse girmesi gerekecek. Ama merak etmeyiniz “muhafazakâr” tabir edilen bir yaşam tarzına karışırsanız bunun olacağı ortada. İşte Başbakan gibi muhafazakâr olmayan kişilerin yaşam tarzına karışabiliyorsunuz hatta taa evinin içine girebiliyorsunuz. Cemevlerinin ibadethane olarak tanınmaması, hatta “cemevi”ne ibadethane demenin suç olmasıyla ilgili bir düzenleme ise yok. Evet cemevine ibadethane demek suç sırf bunu yaptıo diye kapatılan dernekler var. Saçma sapan gerekçelerle kapatılan Alevi derneklerinin açılmasına yönelik hiçbir şey de yok. Sözün özü “demokratikleşme paketi” diye sunulan şey koskoca bir faşizm paketi. Daha diktatörce, daha baskıcı ve daha zulüm dolu günler maalesef bizi bekliyor.

12 Ağustos 2013 Pazartesi

STRATEJİK HATA

Başkanlığını AKP Kütahya Milletvekili İdris Bal’ın yaptığı Avrasya Global Araştırmalar Merkezi (AGAM) tarafından hazırlanan ‘Taksim Olayları Analizi’ başlıklı raporda, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ’ın ‘yanlış bilgilendirilerek’ olayın tarafı haline getirildiği belirtildi. Raporda ‘stratejik hata’ yapıldığı, yerel projenin halka danışılması gerektiği vurgulandı. Bal, raporun amacının AKP’yi veya muhalefeti övmek ya da eleştirmek olmadığını söyledi. Amacın ‘ülke menfaati’ olduğunu söyledi. Söyledi de gerçek bu mu aceba? Bunu teyit etmenin yolu rapora bir göz atmaktır. Bal’ın raporuna şöyle bir bakalım. Raporda diyor ki: “Taksim olayları çevreci bir duyarlılıkla ve az sayıda insanın katılımıyla başlamıştır. Fakat görünürde bu az sayıda çevre duyarlılığına sahip insanlara yönelik müdahalenin şekli ve onlarla yeterince diyaloğa geçilememesinin neticesinde muhtemelen fırsat bekleyen belirli odakların sahneye çıkmasıyla olayların muhtevası ve şekli tamamen değişmiş, olaylar Taksim’de ne olduğu ya da ne olacağı ile ilgili olmaktan çıkmış, daha ziyade öncelikle Sayın Başbakan’a, ikinci derecede ise hükümete yönelik genel bir hoşnutsuzluk ve tepki haline dönüşmüştür.” İşte bu ifadeler Bal’ın ne kadar samimi olduğunu gösteriyor. Gezi olaylarında hatalı hatta “hatalı” da değil “suçlu” olan İktidar nedamet getireceğine suçunu kabul edeceğine “fırsat bekleyen belirli odakların sahneye çıkması” palavrasıyla Gezi protestosunu yapan halk adeta “terörist” ilan ediliyor. Aynı hoşgörüsüzlük, aynı tahammülsüzlük… İşte bu tavır yüzünden insanlar patlamıştı zaten. “Taksim örneğinde, ne alternatifler oluşturulurken ne de hangi alternatifin benimsenmesi gerektiği hususunda yeterince halka sorulmamıştı.” diyor rapor. Bu doğru işte lakin bunu o zaman anlamak çok mu zordu? Başbakanınız gezi parkı protestosu yapan vatandaşlara hakaret edip “Topçu Kışlası’nı yapacağız” demekle kalmayıp “AKM’yi de yıkacağız, cami de yapacağız.” derken uyuyor muydunuz? O sırada bu eleştiri neden yapılmadı, şimdi 10 bin insan yaralandıktan, 5 kişi öldükten, 11 kişi gözünü kaybettikten ve yüzden fazla insan beyin travması geçirdikten sonra mı bunu söylemek aklınıza geldi? Başbakanınız dediğim dedik , çaldığım düdük tavrıyla inanılmaz bir inatla bunu söyleyenlere hakaretler yağdırırken nerdeydiniz? Raporda “Sayın Başbakan, projenin sahibi, tarafı, planlayıcısı ve yürütücüsü gibi yansımış, yansıtılmıştır.” deniyor ki buna diyecek laf bulamıyorum. Nedense aklıma ABD’nin “Ohio” (“Oha ya” diye okunur) eyaleti geliyor. Demek Başbakan “projenin tarafı gibi YANSITILMIŞ”. Çok merak ediyorum acaba bu raporu hazırlayan iyi niyetli ve dürüst arkadaşlar, akşam haberlerini izliyorlar mı ya da aceba ellerine bir gazete alıp hiç okumuşlukları var mı? Erdoğan daha mayısta yeni Osmanlı arşivleri binasının açılışında “Biz oraya Topçu kışlasını yapacağız.” derken de taraf olmadı mı? Eylem yapan insanlara “Birkaç tane çapulcu” derken onlara “pabuç bırakmayacağını” söylerken de mi taraf olmadı? Erdoğan “% 50’yi evinde zor tutuyorum” derken de taraf olmadı mı? Hadi hepsini geçtim yine mayıs ayında Erdoğan, Garipçe'de 3. Köprü'nün temel atma töreninde Gezi parkındaki ağaçların sökülmesine karşı çıkanlara: ''Ne yaparsanız yapın. Orası için karar verdik. Yapacağız.'' demedi mi? Ama nedense “tamamen ülke menfaatleri için hazırlanan” bu ilginç raporda Başbakan’ın aslında taraf olmayıp sanki “projenin yürütücüsü ve tarafıymış gibi YANSITILDIĞI” iddia ediliyor. Raporda “Taraf olarak sadece Sayın Başbakan ve hükümet görülmüştür. Bunun sonucu olarak da, sorun çıktığında birinci derecede Sayın Başbakan, ikinci derecede AK Parti, üçüncü derecede hükümet, dördüncü derecede ise devlet sorunun tarafı haline gelmiş ve getirilmiştir.” Şimdi burdan ne çıkıyor? Şu çıkıyor: Sorunun çıkması ve büyümesinde Başbakan’ın hiçbir hatası yokmuş. Oysa bu daha önce bir sanatçının da söylediği gibi sadece ağaç ya da park meselesi değil. Halkın birikmiş öfkesinin bir kabarışıydı bu. Kendisi gibi düşünmeyenleri sürekli aşağılayan, kibirli ve hakaretçi bir başbakan, ülkede yığınla sorun varken bunlara eğilmek yerine insanlara zorla kendi dindarlık anlayışını dayatan bir Başbakan, Türkiye’deki eğitim sistemini kökünden değiştirirken hiç kimseye danışmayan, hatta vekilleri 4+4+4’ü tekmelerle yumruklarla komisyondan geçirten bir başbakan, ataması yapılmayan öğretmenler intihar ederken ülke kaynaklarını yandaşlarına kömür ve erzak dağıtmaya harcayan bir başbakan… Daha türlü türlü marifetlerini saysak sayfalar yetmez. Oysa raporda olayın sanki hiç öncesi yok da her şey Gezi parkındaki ağaçların sökülmesiyle başlamış gibi yansıtılıyor. “Sayın Başbakan yanlış yönlendirilmiş, bu böyle olmasa bile kamuoyuna yansıdığı kadarıyla krizin damardan tarafı haline getirilmiştir. Bu ise stratejik bir hata olmuş, pusuda bekleyen, kaostan nemalanan illegal yapılanmalara fırsat verilmiştir.” Raporun ne kadar traji-komik olduğunu görüyor musunuz? Başbakan “yanlış YÖNLENDİRİLMİŞ” yani yine suçu başkasına atma var. Gerçi kimsenin Erdoğan’a çık da eylemcilere “çaplcu, kemirgen” bilmem ne de “ne yaparsanız yapın, karar verdik yapacağız o kadar” de ortamı iyice ger dediğini zannetmiyorum herhalde aklı başında her insan da böyle bir şeyin olduğunu düşünmez ama haydi bu “yanlış YÖNLENDİRİLMİŞ”i kabul edelim. O zaman bu iddiayı ortaya atan iddiasının arkasını doldurmalı. O halde açıklayın Başbakan’ı KİM ya da KİMLER yanlış yönlendirdi? Açıklayın çünkü bu yanlış yönlendirenlerin yönlendirmesi 5 kişinin hayatına maloldu. Aynı yerde araya yine “illegal yapılanmalar” kelimesi sıkıştırılıp polis şiddeti mazur gösterilmeye çalışılmış. Bir de raporda “MHP lideri Bahçeli’nin uyarıları ve bir camianın o topluluklara karışmasını engellemesi takdir edilmesi gereken bir duruş olmuştur. CHP ve BDP için ise aynı yorumu yapmak mümkün değildir.” diyor ki bu da raporun ne kadar objektif olduğunu bir kez daha gözler önüne seriyor. Rapora şöyle bir bakınca Başbakan’dan ziyade herkes ve her şey suçlanmış. Rapor, yaklaşan yerel seçimler öncesi bir nevi günah çıkarma amacı taşısa da tek amacı bu değil. Erdoğan’ı, AKP’yi ve polis şiddetini aklamaya çalıştıkları kurnazca hazırlanmış bir rapor. Her şey ortadadır.Erdoğan nerdeyse iç savaş çıkarmış 5 kişinin ölümüne ve binlerce insanın yaralanmasına, sakatlanmasına neden olmuştur ve derhal istifa etmelidir.

31 Ocak 2013 Perşembe

İTTİFAK BOZULUYOR

Türkiye solu bu aralar kocasının boşanmaya hazırlandığı bir kadının ruh hali içinde. Sen tut saçını süpürge et, ömrünü ver… herif seni bir anda siliversin. Türk solu başladı haykırmaya: “Aaah herif, ah gözün kör ola e mi! Allah’ından bulasın, Allah belanı versin, Allah seni kahretsin!”
Türk solunun bugüne değin biricik müttefiki Kürt hareketiydi. Türk solu Kürt hareketine çok umut bağlamış ve ona devrimci bir misyon biçiyordu.  Çünkü Kürt hareketi devletle savaşıyordu. Ama Türk solunun gözünü kapattığı bir şey vardı karşısındaki eninde sonunda bir ULUSAL hareketti. Evet devletle savaşıyordu ama onun devletle boğuşma-savaşma nedeni farklıydı, solun devlete karşı savaşma nedeni farklıydı. Kürt hareketi asla ve asla emeği, Kürt emekçisini düşünmedi. Milliyetçilik öyle tuhaf bir şey ki PKK’nın peşinden koşan Kürtler tarlalarda çapa sallayan, kamyon kasalarına balık istifi doldurulup yoldaki trafik kazalarında ölen, Tuzla’daki tersaneden bilmem nerdeki inşaatan düşüp sakat kalan/ ölen, gecekondularda titreye titreye zatürre olan… Kürtleri  asla ve kat’a düşünmediler. Onlar Türk egemenlerine, Türk asalaklarına karşı mücadele verirken Kürt egemenlerinin, Kürt asalaklarının çıkarlarını düşündüler. Hiç unutmam 10 sene kadar oluyor o zamanki BDP’li bir Kürt (o sıralar adı HADEP ya da DEHAP’tı) Barzani ve Talabani’yi kastederek “Adamların kendi toprağında petrol çıkıyor; o petrolden pay alamıyorlar.” demişti. Kuzey Irak ne zamandan beri Barzani’nin, Talabani’nin tapulu malı oldu, bu bir kenarda dursun Bu iki toprak ağasını düşünene kadar sen kendi aç karnını doyur önce. Sen önce ezilen itilen, kakılan horlanan Kürtleri düşün. Irak’ta toprak ağaları kollandığı gibi Kürt hareketi Türkiye’de de meclise adam gibi Kürtleri seçmek yerine toprak ağalarını seçti.
Bütün bunlar bir yana 11 Eylül saldırısından sonra Kürt hareketi Irak’a diş bileyen ABD’yi destekledi. ABD’nin işgalinden yana tavır alırken kısa bir süre sonra Türkiye’de Kuzey Irak’a girsin mi tartışması olurken birden sevgi kelebeği olup sahneye çıktılar ve barış nutukları attılar. Çünkü ABD işgali Kürtlere özerklik verecekken T.C.nin işgali Kuzey Irak’taki oluşumu ezecekti. Bu yüzden de Kürtler ABD işgal etsin ama T.C. işgal etmesin diye iğrenç bir tutum içine girdiler. Kürt’ün biri polisten bir tkat yese ortalığı birbirine katan Kürt milliyetçileri, yıllarca Irak’ta öldürülen insanlar, ırzına geçilen kadınlar, kızlar ve işkencelerden geçirilen binlerce insana duyarsız kalıp gözlerini kulaklarını kapattılar.
Peki Türk solu ne yaptı? Türk solu Kürt hareketiyle aynı utanmazlık içinde davrandı. Kürt hareketi nasıl çıkarları için en iğrenç, en rezil şeylere göz yumduysa Türk solu da Kürt hareketinin bütün iğrençliklerine, bütün kepazeliklerine göz yumdu. Kürt hareketi Irak’ın işgalini desteklerken bile bir kırılma yaşanmadı. Kendine sol diyenler, hatta Marksist diyenler kalktı bu Amerikan maşalarına, ABD köpeklerine kucağını açtı. İşte hareketin geldiği nokta bu. Sonunda bazı burjuva demokrat haklarını alınca barışacaklar. Türk solu istediği kadar dövünebilir. 10 yıl evvel ABD’nin işgali sırasında bozulması gereken bir ittifak şimdi bozuluyor.
Fırça bıyıklı koca karısına sırtına dönmüş kadın da hüngür hüngür ağlayıp ciyak ciyak feryat ediyor. Oh olsun!

14 Kasım 2012 Çarşamba

AKIL TUTULMASI

Bu ne rezilliktir, ne çeşit bir akıl tutulmasından muzdaripliktir ki Tayyip Erdoğan’a kızıp markette alışveriş yapan masum insanları öldürmeye kalkıyorlar? Geçenlerde de PKK bir saldırısında “Faris” isimli bir Kürt çocuğunu öldürmüştü. “Barış, barış, barış…” diyen “barış” kelimesini ağzından düşürmeyenler 15 yaşındaki çocukların eline benzin bidonu ve molotof kokteyli verip onları millete saldırtarak mı sağlayacak barışı?

Kürt halkının sözcüsüyüm, kurtarıcısıyım, diyenler bu Mersin’deki rezaletle ne yaptınız söyleyeyim mi? Erdoğan’ın elini güçlendirdiniz, açlık grevine yatanların “anadilde eğitim ve savunma hakkı” gibi bir haklı talebinin göz ardı edilmesine neden oldunuz ve açlık grevlerine karşı bir duyarlılık oluşmasına engel oldunuz. Bütün bu siyasi yanlışlar bir tarafa hangi görüşten olursak olalım önce İNSAN olalım. Sol gelenekten gelen bazı arkadaşlar PKK’nın her yaptığını alkışlıyor. Hayır, bu solculuk da değil insanlık da değil! Ne istediniz markette alışveriş yapan insanlardan, ne istediniz minik çocuklardan, ne istediniz çalışan onca kişinin ekmek teknesinden? Hiç mi vicdanınız sızlamıyor şu yaptığınız karşısında?

Bu arada gelelim Erdoğan’ın son zamanlardaki tuhaf açıklamalarına 2 sene önce Erdoğan 12 Eylül döneminde asılan Mustafa Pehlivanoğlu’nun mektubunu meclis kürsüsünden okurken hüngür hüngür ağlamıştı. Hatta ve hatta idam cezasını kaldıran da AKP iktidarıdır. Ama Erdoğan çok tuhaf bir şekilde idam cezasını geri getirmekten bahsediyor. Önce ortada bir şey yokken kalkıp diyor ki: "Yok böyle bir şey. Bu ülkede on binlerce insanın ölümüne vesile olan bir terörist başına idam verilmiştir ama bu ülke, birilerinin bazı malum yerlerin baskılarıyla idamı dahi kaldırmıştır. İdamı kaldırmak suretiyle şu anda İmralı'da yatmaktadır. Şu anda birçok insanımız kamuoyu araştırmalarında idam yeniden gelsin diyor. Çünkü öldürülenin yakınlarının canı yanıyor. Diğeri işte gidiyor kebap partilerinde gününü gün ediyor." Malum yerlerin baskısıyla idamı kimin kaldırdığını söylemeyi unutmuş herhalde. Ben söyleyeyim “malum yerlerin baskısıyla idamı kaldıran” bizzat Erdoğan’ın kendisidir. Endonezya’da “Yeri geldiği zaman idamın bir haklılık sebebi de var.” diyen uçakla Türkiye’ye dönerken de “Terör ve ölüme sebebiyet verme kapsamında idamı tartışmak elbette mümkün olabilir." diyen Erdoğan Türkiye’de: "Bugün bakın ABD'de idam var, Rusya'da var, Çin'de var, Japonya'da var dünyanın birçok yerinde var. Bunlar BM Güvenlik Konseyi'nin ağırlıklı üyeleri. Yani Fransa, İngiltere hariç diğerlerinde var. O zaman durumumuzu gözden geçirmemiz lazım." diyor Allah Allah, çok ilginç! Yahu iki sene önce meclis kürsüsünde idam edilen birinin ailesine mektubunu okurken salya sümük ağlayan kimdi? Allah aşkına iki senede ne değişti? Daha da önemlisi idam cezasını kaldıran kimdi?

Erdoğan bir taşla üç beş kuş vuruyor: Birincisi başkanlık sistemine geçmek isterken MHP’nin desteğini arkasına almak istiyor. Bu Apo’yu asacağım, tavrı MHP’ye şirin görünmek için. Yoksa samimiysen şimdiye kadar aklın nerdeydi, derler adama.
İkincisi terör ve ekonomi konusunda hükümet hiçbir şey yapamıyor. Dün “Dershaneleri kaldıracağım” bugün de “idamı getireceğim” diyen Erdoğan mis gibi gündem değiştiriyor. Yapılan beceriksizlikleri kimse görmeden halının altına süpürme telaşında.
Üçüncüsü seçimler yaklaştı ya Erdoğan gözünü Milliyetçilerin oyuna dikmiş. AKP ve MHP’ye verilen oyların ikisini birden tek başına almak istiyor.

Bazıları da Erdoğan’ın bu hesaplı blöfünü afiyetle yiyor. Başbakan idamı geri getirmekten bahsediyor Adalet Bakanı: "Gündemimizde böyle bir şey yok.” diyor.  Dışişleri Bakanı AB yetkililerine Başbakan’ın sözleri için “Norveç’te idam cezası uygulansın demek istedi.” gibi kendisinin bile inanmadığı tuhaf açıklamalar yapıyor. Yine klasik manzaralar Erdoğan batırıyor bakanları arkasını toplamaya uğraşıyor, gülelim mi ağlayalım mı bilemiyorum.

8 Haziran 2012 Cuma

ONLAR ÖCÜ, BEN CİCİ

Türkiye'de yıllardır siyaset diye bir şey yapılmıyor. Siyasi arenada rakiplerin birbirinden farklı politikaları, çeşitli konularda farklıgörüş ve düşünceleri olur. Örnek verecek olursak bir parti özelleştirmeyi savunup her şeyi satmaya kalkarken bir başkası kamulaştırmayı savunabilir. Biri vergi yükünü fakirin fukaranın, garibin gurebanın sırtına bindirip burjuvalara vergi affı çıkarırken diğeri asgari ücret ve altını vergiden muaf tutmayı önerebilir vs.    
Ama güzel yurdumun meclise girebilen dört siyasi partisi de işçinin emekçinin sorununu hiçe saymak konusunda bir olmuşlar ve izledikleri politika bakımından bir farkları kalmamış. Asgari ücretin 700 TL olması, üniversite mezunu işsizlerin gittikçe artması... Sigortasız, asgari ücretin altında bir ücret karşılığı,  haftanın altı günü, günde 10-12 saat çalışanların haline şükretmesi; dahası işsizlerin bu şartlara özenmesi meclisteki hiçbir siyasetçiyi fazla rahatsız etmiyor. Bu şekilde durumları al birini vur ötekineyken Sezen Aksu'nun şarkısındaki gibi "Beni al, beni al; onu alma!" diyorlar. Peki bunu nasıl yapıyorlar? Tabii ki bu durumda yapılacak olan (ve şu an yapılan) şey halkın hassasiyetlerine dokunmak, insanların duyarlılıklarını kaşımak ve bu yolla rant sağlamak. Yıllarca güç Kemalistlerin elindeydi ve Kemalistler İslamcıları ağızlarına pelesenk etmişlerdi. Halka hiçbir şey vermedikleri halde halktan destek bekliyorlardı. Çünkü onlar pis şeriatçıların karşısında tek alternatifti. Halk geçim sıkıntısının altında inim inim inlerken bir şeriat öcüsü yaratılmıştı ve Kemalistler de “Evet biz çok iyi değiliz; ama biz gidersek gelecek olan İslamcılar bizden çok daha kötü.” diyip durdular. Yıllarca yaratılan bir şeriat öcüsü nedeniyle saçmasapan başörtü yasağına ve hatta ordunun siyasete müdahale etmesine bile göz yumuldu. Bazı mitinglerdeki “Ordu Göreve!” yazılı pankartları da bir generalin “Bazı satılmışlar bizi cumhurbaşkanlığı seçiminin dışında tutmak istiyorlar.” sözlerini de unutmuş değiliz daha.

Gün geldi devran döndü iktidar İslamcıların eline geçti. İlk birkaç sene insanların özel hayatına müdahale yoktu, insan hakları ihlalleri bugünkü kadar değildi ve bugünlerde basın üzerinde estirilen terör de yoktu. Taaa ki… Tarihler 2007 yılının baharını gösterdiğinde cumurbaşkanlığı seçiminde AKP tek aday dayattı, tüm uzlaşma çağrılarına kulak tıkadı, ülkeyi krize sürükledi… ve niyetini gösterdi: BU MEMLEKET YA BENİM OLUR, YA DA BEN TÜM ÜLKENİN ÜSTÜNE BENZİN DÖKER YAKARIM! Ardından gelen Ergenekon operasyonlarıyla suç işlemiş olabilecek bir kişinin yanında 20 masum insan içeri tıkıldı. AKP’ye muhalif olan herkes sindirilmeye; Emin Çölaşan, Oktay Ekşi, Nuray Mert gibi gazeteciler Erdoğan’ın talimatıyla işlerinden olmaya; Şener ve Şık gibiler de adamakıllı bir gerekçe bile göstermeden tutukluluk adı altında hapse atılmaya, sırf AKP’ye muhalif oldukları için cezalandırılmaya başlandı. Hatta Erdoğan açıkça şunları söyledi:
“O gazetelerin patronlarına sesleniyorum. ‘Ne yapayım, köşe yazarıma hakim olamıyorum’ diyemezsin. Sen bunun sorumlususun, diyeceksin… Köşende yazanın maaşını sen veriyorsun… O insanlara o kalemleri teslim edenler de der ki: Kusura bakma, bizim dükkanda sana yer yok." (26 Şubat 2010 Cuma/  AKP Genişletilmiş İl Başkanları Toplantısı) Açık açık benim hoşuma gitmeyen şeyler yazanı kovacaksın, diyor. Tarihin en büyük hırsızlığını (Deniz Feneri) yapanlar elini kolunu sallayarak dolaşırken onları yargılamaya cüret eden savcılar belki de hapse girecek. Yasal olarak olmasa da fiili olarak mecliste Deniz Feneri yolsuzluğunu konuşmak yasak. Sayısal üstünlüğüne güvenen AKP resmen orman kanunlarını uyguluyor. Deniz Feneri’yle ilgili bir kelam etmek istedi diye Kamer Genç’e yapılan saldırıryı unutmayalım.
Bugünkü noktaya geldiğimizde hani yani Kemalistlerin “İslamcılar gelirse bizi mumla ararsınız.” tavrının pek de haksız olmadığını görüyoruz. İnanılmaz bir baskı, acayip bir durum. Yalnız şimdi de ilginç bir şekilde aynı oyunu AKP oynuyor. Biz gidersek var ya yerimize darbeciler gelir o zaman bizi mumla ararsınız, diyorlar.  Eskiden nasıl şeriat tehlikesi olmadığı halde bir şeriat öcüsü yaratılıp insanlar bununla korkutuluyorsa şimdi de aynı şekilde bir darbe tehlikesi olmadığı halde bir darbe öcüsü yaratılmış ve insanlar bununla sindirilip korkutuluyor. İslamcılar da güzel bir şekilde istedikleri gibi at oynatıyor. Ama bir gün gelecek o at sırtından sizi atıp, yere çalacak daha önce bir kez attan düşmüştü hani lideriniz bir bel fıtığıyla ucuz atlattı. At bu kez sizi yere çarptığında ayağa kalkamayacaksınız.