Uludere etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Uludere etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Şubat 2015 Cuma

Erdoğan, kendisi hakkında suç duyurusunda bulundu!

Geçtiğimiz günlerde ABD'nin Kuzey Carolina eyaletinde üç Müslüman öğrenci öldürüldü. Erdoğan bugün Meksika'da ABD Başkanı Barack Obama'yı eleştirdi. Öncelikle şunu söylemek gerek ki Erdoğan'ın zaten ABD ile arası bozuk. Gülen ABD'de ikamet ediyor ve ABD'den izin almadan AKP'nin yaptıklarını saçıp dökecek bir 17 Aralık Operasyonu yapamaz. Zaten Erdoğan Gülen'i istiyor ABD vermiyor çünkü Gülen her şeyi ABD'nin icazetiyle yaptı. Erdoğan da ABD'de artık eski popülaritesi olmadığını biliyor. Zaten ABD ile arası bozuk, bunu bile değerlendirip adeta sinekten yağ çıkarmanın peşinde. Zaten ABD ile arası limoni olan Erdoğan'ın üç genç için Obama'ya "Neredesin?" demesi tamamen iç politikaya dönük bir aldatmaca. Erdoğan samimi değil, tribünlere oynuyor. Öldürülen bu üç genci seçim malzemesi olarak kullanıyor. Neden mi? Hemen açıklayayım. 2003'te ABD askerleri Bağdat'ta onbinlerce Müslüman'ı katlederken Erdoğan ağzını açmamışt. Bir dakika ağzını açmıştı ya. Açmıştı açmasına da ağzından neler çıkmıştı hatırlayabiliyor musunuz? Ben hatırlıyorum. Erdoğan demişti ki: "ABD'nin Irak'ta savaşan kahraman bay ve bayan askerlerin en az zayiatla ülkelerine mümkün olan en az zamanda dönmeleri temennisi ile duacıyız."  [1] Sen tut ABD binlerce Müslüman'ı katlederken szin için duacıyız, de. Sonra da üç kişi ölünce birden hasasaslığın tutsun, doğrusu çok ilginç. Erdoğan, sen bu öldürülen üç genci oy avcılığı için seçim malzemesi yapmaya hiç utanmıyor musun? Az da olsa utanmıyor musun?
Erdoğan konuşmasının devamında bakın neler söyledi. Öyle laflar etti öyle bir cümle kurdu ki. Kendi kendini ihbar etti. Kendisi hakkında suç duyurusunda bulundu desem yeridir. Ölen üç kişi için ABD başkanına seslenen Erdoğan: " Ben Sayın Obama'ya sesleniyorum, 'Neredesin Başkan' diyorum" dedi. Doğrusu Erdoğan çok hassas, dünyanın öbür ucunda ölen üç Müslüman için büyük bir duyarlılık gösteriyor. İyi hoş da Aralık 2011'de Uludere yakınlarında  Türk Hava Kuvvetleri'nin, F-16 savaş uçaklarıyla yaptığı bombardıman sonucunda 34 Müslüman ölmüştü. Yani ABD'de ölenlerin 10 katından fazlası burada Erdoğan'ın burnunun dibinde öldü. Erdoğan olayın takipçisi olmak yerine olayı örtbas etti, katilleri korudu. Eğer samimiysen Erdoğan, üç yıldır sen neredesin?
Sonrasında Erdoğan ne dedi biliyor musunuz: "Biz siyasiler, ülkemizde işlenen cinayetlerden sorumluyuz." İşte bu sözleriyle Erdoğan, kendi kendini ihbar etti. Kendisi hakkında suç duyurusunda bulundu. Demek ki Uludere'den de, Kobane eylemlerinde ölen kırk civarında Müslümanın ölümünden de, Gezi Parkı protestoları sonucu ölen 10 Müslüman gencin cinayetinden de Erdoğan sorumlu. Bakınız Erdoğan konuşmanın devamında ne diyor: "Halk size oylarını verirken 'Benim can güvenliğimi, mal güvenliğimi sağlayacaksın' diye veriyor."  Evet, çok doğru Erdoğan'ın bu cümleyi tam da Yılmaz Koçyılmaz'ın ölümünden sonra söylüyor. Muhalefet Erdoğan hakkında suç duyurusunda bulunmuyor ama Erdoğan, resmen kendi kendini ihbar ediyor. Kendi hakkında suç duyurusunda bulunuyor. Üç muhalefet partisi de uyuyor. Yahu bu suç duyurusunu sizin yapmanız gerekmiyor mu? Ben sizin gibi muhalefete artık ne diyeyim? Sizin gibi muhalefetin ağzına turunç sıkayım e mi! Allah sizi bildiği gibi etsin!


[1] http://www.wsj.com/articles/SB104907941058746300




1 Ağustos 2013 Perşembe

ANALAR AĞLASA DA TAYYİP’İM AĞLAMASIN!

Tarih 28 Aralık 2011’i gösteriyordu. Uludere’de kaçakçılıktan başka çaresi kalmamış, devletin iş vermediği, umursamadığı 34 köylü; sınırdan geçiyordu. Köylüler, birilerinin emriyle uçaktan üstlerine atılan bombalarla can verdiler. Olayın üzerinden nerdeyse iki yıl geçti. Sorumlular hâlâ bulunmuş değil. Ne kadar tuhaf 34 insanı bir anda öldür ve hiçbir şey olmamış gibi devam et. Bir gün içinde 34 sinek bile öldürseniz bu biraz tuhaf karşılanır. 34 insan ölmüştü yahu insan! Bunlar sinek böcek falan değil. Bildiğimiz İNSAN! Bırak sorumluların araştırılması, bulunması, cezalandırılmasını… Bir özür bile dilenmedi bu öldürülenlerin ailesinden. Açılım, barış, bilmem ne palavralarıyla nutuklar atan AKP ilk andan beri katliamın üstünü örtmek için gösterdiği çabayı suçluları bulmak için gösterse şimdiye bu insanların ailelerinin de kamunun da acıları biraz dindirilmiş olacaktı. Bir özür bile dilenmeden adeta: “Baarmayın lan! Parası neyse veririz. Şimdii ne kadar adam öldürdük? 34 adet. Tanesi şu kadardan 34 adet şu eder. Hadi alın şu parayı susun tamam işte ödedik.” der gibi tazminat ödemeye kalkıştılar. Uludere faciasında ölenlerin aileleri Başbakan’la da görüşmek istedi ama bu istekleri reddedilmişti. Geçenlerde Erdoğan’ın yolu o tarafa düştü. Şerafettin Elçi Havaalanı’nın açılışı için yolu düşen Erdoğan bu sefer lütfedip de öldürülen böceklerin aileleriyle görüşmeye tenezzül etti. Görüşmede Erdoğan üzgün olduğunu söylüyor ve "olayın takipçisi olacakları" sözünü veriyor. Artık bu nasıl bir takipçilikse olay cereyan edeli nerdeyse 600 gün olmuş bu 34 insanı öldüren kişi isterse şıp diye ortaya çıkarılıp yargı önüne getirilebileceği halde serbest ve bizzat olayın takipçisi tarafından kollanıyor. Dahası Erdoğan ailelerden halen özür dilemiş değil. Uludere’de ölenlerden birinin anası diyor ki: "Oğlumun 13 yaşında öldürüldüğünü söylediğimde Başbakan'ın gözleri doldu. Umarım bu hüznü sahte değildir”. Yahu hem ölen için ağlıyorsun hem de katilini sonuna kadar koruyorsun, bu ne perhiz ne lahana? Erdoğan, sen öldürülen bu insanların yakınlarını salak mı zannediyorsun? Timsah gözyaşlarıyla kaç kişiyi kandırabilirsiniz şu saatten sonra. Hem olayın üzerinden o kadar gün geçmiş… Ağlamak için biraz geç kalmadın mı? Olay henüz soğumamışken adalet istiyenlere “ölü sevici” demiyor muydun? Unuttuysan hatırlatayım Akape 4. Olağan İstanbul İl Kongresi’nde, Uludere olayında adalet isteyen ve BDP’lilere “ölü sevici”, bu konuda adalet arayan yazarlara da “tasmalı” (yani köpek) demiştin. Uludere’de adalet halen bekleniyor. Eğer Erdoğan’ın amacı çözümse ve gerçekten bilmem kaç kez dile getirdiği gibi “Analar ağlamasın” istiyorsa işte önünde samimiyeti test edecek bir şeyler var. Olayın suçlularını açıklayıp yargı önüne çıkarabilir ama katili, katilleri koruduktan sonra istediği kadar ağlayabilir kimse kendisine inanmaz.

8 Haziran 2012 Cuma

ONLAR ÖCÜ, BEN CİCİ

Türkiye'de yıllardır siyaset diye bir şey yapılmıyor. Siyasi arenada rakiplerin birbirinden farklı politikaları, çeşitli konularda farklıgörüş ve düşünceleri olur. Örnek verecek olursak bir parti özelleştirmeyi savunup her şeyi satmaya kalkarken bir başkası kamulaştırmayı savunabilir. Biri vergi yükünü fakirin fukaranın, garibin gurebanın sırtına bindirip burjuvalara vergi affı çıkarırken diğeri asgari ücret ve altını vergiden muaf tutmayı önerebilir vs.    
Ama güzel yurdumun meclise girebilen dört siyasi partisi de işçinin emekçinin sorununu hiçe saymak konusunda bir olmuşlar ve izledikleri politika bakımından bir farkları kalmamış. Asgari ücretin 700 TL olması, üniversite mezunu işsizlerin gittikçe artması... Sigortasız, asgari ücretin altında bir ücret karşılığı,  haftanın altı günü, günde 10-12 saat çalışanların haline şükretmesi; dahası işsizlerin bu şartlara özenmesi meclisteki hiçbir siyasetçiyi fazla rahatsız etmiyor. Bu şekilde durumları al birini vur ötekineyken Sezen Aksu'nun şarkısındaki gibi "Beni al, beni al; onu alma!" diyorlar. Peki bunu nasıl yapıyorlar? Tabii ki bu durumda yapılacak olan (ve şu an yapılan) şey halkın hassasiyetlerine dokunmak, insanların duyarlılıklarını kaşımak ve bu yolla rant sağlamak. Yıllarca güç Kemalistlerin elindeydi ve Kemalistler İslamcıları ağızlarına pelesenk etmişlerdi. Halka hiçbir şey vermedikleri halde halktan destek bekliyorlardı. Çünkü onlar pis şeriatçıların karşısında tek alternatifti. Halk geçim sıkıntısının altında inim inim inlerken bir şeriat öcüsü yaratılmıştı ve Kemalistler de “Evet biz çok iyi değiliz; ama biz gidersek gelecek olan İslamcılar bizden çok daha kötü.” diyip durdular. Yıllarca yaratılan bir şeriat öcüsü nedeniyle saçmasapan başörtü yasağına ve hatta ordunun siyasete müdahale etmesine bile göz yumuldu. Bazı mitinglerdeki “Ordu Göreve!” yazılı pankartları da bir generalin “Bazı satılmışlar bizi cumhurbaşkanlığı seçiminin dışında tutmak istiyorlar.” sözlerini de unutmuş değiliz daha.

Gün geldi devran döndü iktidar İslamcıların eline geçti. İlk birkaç sene insanların özel hayatına müdahale yoktu, insan hakları ihlalleri bugünkü kadar değildi ve bugünlerde basın üzerinde estirilen terör de yoktu. Taaa ki… Tarihler 2007 yılının baharını gösterdiğinde cumurbaşkanlığı seçiminde AKP tek aday dayattı, tüm uzlaşma çağrılarına kulak tıkadı, ülkeyi krize sürükledi… ve niyetini gösterdi: BU MEMLEKET YA BENİM OLUR, YA DA BEN TÜM ÜLKENİN ÜSTÜNE BENZİN DÖKER YAKARIM! Ardından gelen Ergenekon operasyonlarıyla suç işlemiş olabilecek bir kişinin yanında 20 masum insan içeri tıkıldı. AKP’ye muhalif olan herkes sindirilmeye; Emin Çölaşan, Oktay Ekşi, Nuray Mert gibi gazeteciler Erdoğan’ın talimatıyla işlerinden olmaya; Şener ve Şık gibiler de adamakıllı bir gerekçe bile göstermeden tutukluluk adı altında hapse atılmaya, sırf AKP’ye muhalif oldukları için cezalandırılmaya başlandı. Hatta Erdoğan açıkça şunları söyledi:
“O gazetelerin patronlarına sesleniyorum. ‘Ne yapayım, köşe yazarıma hakim olamıyorum’ diyemezsin. Sen bunun sorumlususun, diyeceksin… Köşende yazanın maaşını sen veriyorsun… O insanlara o kalemleri teslim edenler de der ki: Kusura bakma, bizim dükkanda sana yer yok." (26 Şubat 2010 Cuma/  AKP Genişletilmiş İl Başkanları Toplantısı) Açık açık benim hoşuma gitmeyen şeyler yazanı kovacaksın, diyor. Tarihin en büyük hırsızlığını (Deniz Feneri) yapanlar elini kolunu sallayarak dolaşırken onları yargılamaya cüret eden savcılar belki de hapse girecek. Yasal olarak olmasa da fiili olarak mecliste Deniz Feneri yolsuzluğunu konuşmak yasak. Sayısal üstünlüğüne güvenen AKP resmen orman kanunlarını uyguluyor. Deniz Feneri’yle ilgili bir kelam etmek istedi diye Kamer Genç’e yapılan saldırıryı unutmayalım.
Bugünkü noktaya geldiğimizde hani yani Kemalistlerin “İslamcılar gelirse bizi mumla ararsınız.” tavrının pek de haksız olmadığını görüyoruz. İnanılmaz bir baskı, acayip bir durum. Yalnız şimdi de ilginç bir şekilde aynı oyunu AKP oynuyor. Biz gidersek var ya yerimize darbeciler gelir o zaman bizi mumla ararsınız, diyorlar.  Eskiden nasıl şeriat tehlikesi olmadığı halde bir şeriat öcüsü yaratılıp insanlar bununla korkutuluyorsa şimdi de aynı şekilde bir darbe tehlikesi olmadığı halde bir darbe öcüsü yaratılmış ve insanlar bununla sindirilip korkutuluyor. İslamcılar da güzel bir şekilde istedikleri gibi at oynatıyor. Ama bir gün gelecek o at sırtından sizi atıp, yere çalacak daha önce bir kez attan düşmüştü hani lideriniz bir bel fıtığıyla ucuz atlattı. At bu kez sizi yere çarptığında ayağa kalkamayacaksınız.

28 Mayıs 2012 Pazartesi

KAÇ KÜRTAJ BİR ULUDERE EDER?

     Erdoğan'ın sözelci olduğunu biliyoruz. Zât-ı âlileri Marmara Üniversitesi İktisadi ve Ticari Bilimler Fakültesi mezunudur. Kendim de sözelciyim matematik bilgim pek şahane sayılmaz; ama yine de Erdoğan’ınki kadar az değildir. Erdoğan her kürtajın bir cinayet olduğunu söyledi ve ekledi: “Her kürtaj bir Uludere’dir!” Başbakan’a hatırlatmakta fayda var matematikte 1 eşit değildir 34,  34=34. Yani matematiğe göre her kürtaj bir Uludere değil. Tam 34 kürtaj bir Uludere olur. Üstüne üç kürtaj daha eklerseniz bir Sivas olur. 100’den fazla kürtaj Maraş, 30 bini aşkın kürtajsa ülkemizde yıllarca süren iç savaşa eşittir. Aman Erdoğan, sakın ilkokul öğretmeniniz sizin hesabı duymasın, sonra çok üzülür bilesiniz.


    Şimdi bunu bir yana bırakalım. Erdoğan kürtajı cinayete eşitleyince bazı haklı tepkiler yükseldi. Hakikaten Erdoğan son zamanlarda iyiden iyiye kadın bedenine ve kadın cinselliğine takmış durumda. Önce “en az üç çocuk doğurun” dedi. Sonra sayıyı beşe çıkardı. Şimdi de kafayı sezaryene ve kürtaja taktı. Her demecine, her konuşmasına kadınların vajinasını katarsa elbette adı “vajina bekçisi”ne çıkar. Ne bekliyordu ki? Evlenen çiftlerin nikah törenine katılan Erdoğan “en az üç çocuk” doğurmasını sıkı sıkıya öğütleyerek resmen gelinlere sözle cinsel tacizde bulunuyor. Acaba Erdoğan geceleri ülkedeki evleri bir bir dolaşıp tavsiyesine uyulup uyulmadığına bakmayı da düşünüyor mu? Belki de bir kontrol etmek gerek kadınlar hap içiyor mu yoksa doğum kontrol hapı içmeden mi ilişkiye giriyor? Eğer devletlu hazretlerinin emrine karşı gelip hapı yutuyorsanız hakikaten hapı yuttunuz demektir. Ya da bir kontrol etmek gerek erkekler prezervatif takıyor mu diye. Başbakan’ın emrine karşı gelip prezervatif takanlar da cezalandırılmalı. Hatta ve hatta evinde doğum kontrol hapı ya da prezervatif bulunduranlar tıpkı “İmamın Ordusu” kitabını bulunduranlar gibi terör örgütü üyesi sayılmalı. Yahu yeter yahu insaf! Çekin artık elinizi milletin şeyinden. Geçen yıl yazmıştım “Siz bu milletin şeyinin bekçisi misiniz?” diye. Aynı şeyi bir daha diyeceğim şimdi. SİZ BU MİLLETİN ŞEYİNİN BEKÇİSİ MİSİNİZ? Hiçbir politika üretemiyor, bir yaraya merhem olamıyor, doğru düzgün iş göremiyorsunuz. Sonra da gündemi saptırmak için getiriyorsunuz lafı cinselliğe AYIPTIR AYIP!

    Bu arada kürtaja “cinayet” diyen Erdoğan aslında “Her kürtaj bir Uludere’dir.” Sözüyle Uludere’de cinayet işlendiğini kabul etti. Erdoğan’ın Uludere’nin bir katliam, bir cinayet olduğunu artık nihayet kabul etmesi güzel bir gelişme. Şimdi biraz merak etmekteyiz Erdoğan işlenen bu “cinayet” için özür dileyecek mi? Özür dilemek başkasının kabahati üzerine değil kendi kabahati üzerine yapılır. Erdoğan Dersim’den bahsederken katliam sırasında iktidarda olan CHP’yi suçluyor. CHP bu katliamın sorumlusudur diyor ama ilginç bir şekilde hem CHP’yi suçluyor hem de kendisi özür diliyor. Şu an ise iktidarda AKP var ve Uludere katliamının suçlusu ve sorumlusu da AKP’dir. Eğer Erdoğan gerçekten samimiyse önce Uludere için özür dilemelidir.