Erdoğan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Erdoğan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Ağustos 2016 Salı

SAMİMİYET Mİ DEDİN?



Ya sen ne şekil bir insansın Demirtaş? Dün kara dediğine bugün ak diyorsun bugün ak dediğine yarın kara diyeceksin ve bir kısım aklı başında seçmen yaptığını yadırgarken bir kısım tuhaf seçmenin de seni alkışlayacak. Üç yıl kadar önce Kazlıçeşme’de bir teyze çıktı ve bir parti lideri için “Ben onun g…nün gılıyım!” dedi hatırlarsanız. Bu müthiş bir tarifti, evet bu ülkede pek çok seçmen oy verdiği ya da peşinden koştuğu liderin g.. kılı. Bu ülkede bir insanın erojen bölge kılı olmak ne kadar da yaygın. Bir g.. kılı önce ait olacağı bir lider g..ü belirler kendine. Sonra da her ne olursa olsun o g..ün sahibine oy verir ne yaparsa yapsın. Velev ki bu lider ülkeyi iç savaşa sürüklesin. İşte bazı g.. kılları senin yaptığın ikiyüzlülüğe rağmen peşinden koşabilir, bunu görmezden gelebilir Demirtaş. Ama maalesef ben görmeden edemeyeceğim. Bir değil iki değil bu kaçıncı yalan! Tamam sana alternatifsizlikten oy verenleri anlıyorum ama bir de her yaptığını her koşulda savunanlar var ya işte onları anlayamıyorum.
Hatırlarsanız Erdoğan, 25 Temmuz’da (kaç)Aksaray’da bir liderler zirvesi tertip etmiş, Yıldırım, Bahçeli ve Kılıçdaroğlu’nu saraya çağırmıştı. Erdoğan Demirtaş’ı saraydaki liderler zirvesine davet etmedi diye Demirtaş’ın bir salya sümük ağlamadığı kalmıştı. Hatırlayalım ne demişti: “Bir defa HDP’nin Türkiye’de siyasetten halen dışlanma girişimi ve bir ayrımcılığa girişiminin darbe harekâtı sonrası bile devam ediyor olması çiğliktir, akılsızlıktır… Şimdi bir kez daha HDP’yi dışlayarak, yokmuş gibi davranarak Türk milli mutabakatı, milli cephesi etrafında sorunları çözeceğiz diyorlarsa kendileri bilirler. Ama ben bu yaklaşımın çok yanlış ve eksik olduğunu düşünüyorum… Türkiye’nin sorunlarının çözümüne dair bizim de görüş ve önerilerimiz var. Ama bunlar devlet katında kıymeti harbiye görmüyorsa, toplum katında görüyor. Üzülürüm sadece... Diğer muhalefet partilerinin de bunu içine sindiriyor olması da bence çok tuhaftır. Demokrasi şöleni adı altında gibi toplumun asıl sorun yaşayan kesimlerini temsil eden bir çizginin dışlanıyor olması Türkiye’de sorunların kolay kolay çözüm yoluna girmeyeceğini gösteriyor. Darbeciler; zaten bir ayrımcılık, bir etnik iç çatışma yaratmak istiyor. Bunlar da bunun ekmeğine yağ sürüyorlar.” Evet bunlar Demirtaş’ın saraya çağrılmadığı için sarf ettiği sözler.
Yine HDP İzmir milletvekili Müslüm Doğan diyor ki: “Sayın Cumhurbaşkanı’nın Selahattin Demirtaş’ı oraya çağırması gerekiyordu eğer bir konsensüs sağlanacaksa. Hiçbir şey Sayın Selahattin Demirtaş’ın oraya çağrılmamasına bir gerekçe oluşturulamaz… Eğer bu ülke yeniden inşa edilecekse, tüm partilerin içerisinde olabileceği bir konsensüsle, bir darbe karşıtlığı ve yeni demokrasi, ülkenin ihtiyacı olan daha çok demokrasi birlikte inşa edilmeli, birlikte karar verilmeli…”
Her ne oluyorsa aynı Demirtaş sanki yukarıdaki sözleri kendi söylememiş gibi, hatta sanki Erdoğan kendisini çağırmış da kendi gitmemiş gibi konuşuyor bugün. Demirtaş: “HDP de orada olsaydı hesap veremezdi. Gezi şehitlerine, Uğur Kaymaz’a, Ceylanın gözlerine bakamazdı HDP. Hurşit Külter’e nasıl hesap verebilirdi. HDP Berkin’i unutup Yenikapı’ya gidemezdi. Roboski, Tahir Elçi, HDP olsaydı bunların hesabını soracaktı. HDP Cizre, Sur’u unutup Yenikapı’ya gidemezdi” dedi. Senin ne 17-25 Aralık’a darbe dediğini, ne bugün “şehit” dediğin Gezi eylemcilerine “darbeci” dediğini ne de Erdoğan’ı ayakta alkışladığını unutmadık. Biraz omurgalı ol lütfen.
Bir ifade var ki hele bomba: “Ülkede barış, adalet, özgürlük gerçekleştirmek istiyorsak, bütün partiler samimiyet sınavını kendimize dayatmalıyız.” Buna sonuna kadar katılıyorum ama Demirtaş’a tavsiyem samimiyet testine kendinden başlaması olur.

7 Mayıs 2016 Cumartesi

SARAY DARBESİ VE SARAY SOYTARILARI




Erdoğan sürekli “millî irade, millî irade, millî irade!” diyip haykırıyor. Lakin işine geldiğinde millî iradeyi nasıl da paspas edip ayağının altında çiğnediğini hep beraber görüyoruz. Hem hazirandaki hem kasımdaki seçimde sürekli sandıktan, millî iradeden bahseden Erdoğan hazirandaki seçimde en çok oyu alan ilk lider koalisyon kurmayınca (kuramayınca değil kurmayınca) hükümeti kurma görevini en çok oyu alan ikinci lidere vermedi. Yani millî iradeyi hiçe saydı, umursamadı; o hiç dilinden düşürmediği millî iradeye en büyük saygısızlığı kendisi yaptı. Erken seçim istemeyi geçmişteki konuşmalarında “vatana ihanet” olarak gören Erdoğan bu defa seçimin tekrarlanmasına “vatana ihanet” demedi. Kasımda tekrar seçim yapıldı Davutoğlu % 49 ile hükümeti kurdu. Bu sefer Erdoğan, 5-6 ay sonra başbakanı ite kaka istifa ettirdi. Kimse istifa için "Başbakan'ın kendi kararı" diyip insanları salak yerine koymaya kalkmasın. Her şey gözümüzün önünde oldu, kaldı ki Davutoğlu kendisi de “Ayrılmak benim tercihim değil ” dedi. Hatta “Pazarlık esasına dayalı görev kabul etmem...” dedi. Kabul etmediği görev istifa ettiği başbakanlık peki kimle pazarlık edecek? Soralım bir başbakan kimle görevini pazarlık eder? Hani sen millî iradeye çok saygılıydın şimdi ne oldu da Başbakan’ı istifa ettirip millî iradeye saygısızlık ediyorsun?

         Mısır’da ordu bir darbe yaptı diye kıyametleri koparan, Mısır’la ilişkileri kopma noktasına getirenler şimdi aynı darbeyi burda kendileri yapıyor. Batı’ya bas bas bağıranlar, Mısır’daki “darbe”ye “darbe” diyemeyenleri eleştirenler şimdi Türkiye’deki saray darbesine “darbe” diyor mu? Ne gezer… Gazetecilik yerine saray soytarılığı yapan, kalemiyle beraber haysiyetini de satmış olanlar Akdeniz’in öbür ucundaki ülkenin iç işlerine müdahale edenler kendi ülkelerinde yapılan darbeye “darbe” demiyor. 

         Erdoğan bir yandan da “Türkiye dört bir yanından terör örgütlerinin ve onlara destekçilerinin saldırısı altında” dedi tuhaf bir şekilde sanki 14-15 yıldır memleketi başkası yönetiyordu ve gelinen bu nokta başkasının eseri. Bu memleketi 15 yıldır kim yönetiyorsa Türkiye onun yüzünden bu halde. Bu bir yana Türkiye dört bir yandan saldırı altındayken, işsizlik alıp başını gitmişken, madenlerde, inşaatlarda, tersanelerde, fabrikalarda her gün işçiler ölürken, Suriye’den resmi rakamlara göre 3 milyon ama aslında en az beş milyon kişi Türkiye’ye gelmiş işler Arap saçına dönmüşken, Türkiye kendi vatandaşını doyuramıyor. O şöyle dursun elindeki mültecilere bakamadığı gibi bir de Avrupa’nın göndereceği milyonlarca Suriyeliyi de kabul edecekken… yığınla yakıcı sorun varken Türkiye’nin tek sorunu başkanlık sistemi mi? Belamızı az buldunuz bir de başımıza rejim krizi mi çıkartacaksınız?

         Erdoğan aynı konuşmasında gayet ilginç bir şekilde “Suriye'de 12 milyon insan mağdur edilmiş, 600 bine yakın masum katledilmişken, hiçbir Müslüman bu vebalden kendini aykırı tutamaz” diyor. Bir soru sorayım o zaman İŞİD’e yardım yapanlar bu vebalden kendini aykırı tutabilir mi? ABD tarafından İŞİD karşıtı olmaya zorlanmadan evvel İŞİD’e terör örgütü diyemeyenler bu vebalden kendini aykırı tutabilir mi? Kilis’e düşen bombalardan ve ölen insanların vebalinden bu ülkeyi yönetenler kendini aykırı tutabilir mi? Soma’da 665 ( 301 değil 665 şu habere bakınız) kişi katledilmişken Tayyip Erdoğan, Faruk Çelik, Taner Yıldız bu vebalden kendilerini aykırı tutabilir mi? 

         Bangladeş’teki bir yargılamayı dile getirip Bangladeş’e lanetler yağdıran, Bangladeş’teki yargıyı adil olmamakla suçlayan Erdoğan acaba Can Dündar’ın yargılanması ve hüküm giymesi için ne düşünüyor? Casusluk yapacak olan, devlet sırrını ifşa edecek olan bunu gazeteye basarak mı yapar? Allah aşkına bir insanın casusluğunu gazeteyle yapacağına inanacak kadar salak mıyız zannediyorsunuz? Tablo böyle kapkara mı peki? Bütün bu olanlar içinde güzel bir şey yok mu, tabii ki var. Sonunda bir minik kızın isteği gerçekleşti. Hani minik Hacer Davutoğlu, bir aralar Erdoğan’a “Tayyip Amca babamı kov” demişti ya. İşte amcası da Hacer’i kırmayıp babasını kovdu, gerçi biraz geç oldu ama olsun sonunda minik kız muradına erdi.

2 Haziran 2013 Pazar

DİKTATÖRLÜK BENİM KANIMDA DA YOK, CİBİLİYETİMDE DE YOK.

            23 Nisan’da saçmasapan, tamamen şekilci bir gelenek var hani… Bakanlar çıkardıkları kanunlarla geleceklerinin, hayatlarının içine ettikleri çocuklara güya koltuklarını bırakırlar. Bu saçma mizansenin eleştirisini şimdilik bir tarafa bırakalım, bırakalım çünkü bu saçma oyun üç sene kadar önce sergilenirken Başbakan’ın ağzından düşünme ve idrak kabiliyetine sahip her insanın tüylerini diken diken edecek, adeta insanı dehşete düşüren sözler dökülüverdi.  Başbakanlık koltuğunu küçük kıza bırakan Erdoğan, çocuğa şunu demişti: “Yetki artık senin. İster asarsın ister kesersin.” İşte ülkeyi yöneten kafa!
            Erdoğan’ı kendi sözlerinden daha iyi tarif edebilecek bir şey yok gerçekten. Böylesi bir dikta rejimini, kendi kurduğu faşizmi o kadar güzel anlatmıştı ki Erdoğan, ciddi ciddi tebrik ediyorum kendisini. Hani bir Azeri atasözü var “Men özüm özümü hamıdan yahşı tanışıram.” Yani: “Ben kendim kendimi herkesten iyi tanırım.” Bakın nasıl yönetiliyoruz:
Yanında bulunan Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Faruk Çelik'ten de bilgi alan Erdoğan, bu sırada alandaki bir kişinin bağırmasına da sinirlenerek, "Oradan provoke etme, buradan Başbakan bir şey söylüyor, ne söylüyorsa odur. Ceylanpınar'dan alınacak diyorum, sen başka bir şey söylüyorsun" diye çıkıştı. (30 Aralık 2012)
            Erdoğan'ın önceki gün köprü ve otoyolların ihalesi için yaptığı 'Otoyol ve köprü ihalelerini tekrar masaya yatıracağız, belki bazılarını iptal edeceğiz' açıklamasının sorulması üzerine Yıldırım 'Başbakanımız ne derse o olacak' ifadesini kullandı. (02 Şubat 2013 Cumartesi)
Dün yapılan Ak Parti grup toplantısında milletvekilleri ve gazeteciler Gönül'e bedelli askerliği sordu. Bazı milletvekilleri Gönül'den bedelli askerlik uygulamasının yapılmasını istedi. Gönül de 'Söz Başbakan'da. O ne derse onu yaparız' dedi. (20.04.2010)
Maliye Bakanı Kemal Unakıtan, cumhurbaşkanlığı seçimiyle ilgili olarak, “Başbakan derki; O olur, bu olur. Bir işaret verdiği zaman biz de seçeriz” ifadelerini kullandı. (01 Mart 2007 Perşembe)
Fatma Şahin; sivil şehitlik konusunu yanlış anladınız ve sizlerin görüşlerinizi Sn.Başbakana söyleyeceğim Sn.Başbakan ne derse o olur dedi. (30 Haziran 2012 Cumartesi)
Ne güzel demokrasi değil mi? Başbakan ne derse o olacak bittiii…
Yahu bu Erdoğan değil miydi Mübarek’i “kendi halkına şiddet uyguluyor” diye eleştiren? Bu Erdoğan değil mi Beşar Esat’a halkına zulmediyor deyip kızan? Suriye’de hükümete karşı silahla saldıranlar “hak arayan insanlar” oluyor ama çok ilginç bir şekilde Türkiye’de demokratik yollardan sesini duyurmak isteyenler “çapulcu” oluyor. Ne kadar da tutarlıyız(!) Sen tut Taksim Gezi Parkı’nın katledilmesine karşı çıkan milyonlarca insana “üç beş çapulcu” de. En demokratik bir şekilde anayasal hakkını kullanan vatandaşların üzerine sürekli polisi saldırt. Dövsünler, coplasınlar, haşerata aeresol sıkar gibi suçsuz insanlara biber gazı sıksınlar. Dayak, eziyet, işkence, onlarca yaralı… Sonra da tut"Ben bu milletin efendisi değilim. Diktatörlük benim kanımda da yok, cibiliyetimde de yok. Ben bu milletin hizmetkarıyım" de. Hani gece gündüz kafası kıyak nesil istemiyoruz, demişti ya Erdoğan. Asıl bütün bu yapılanlardan sonra bu lafı söyleyebilmek için insanın kafasının kıyak olması gerekiyor. Zaten bir diktatörün de “Ben diktatörüm baskı ve eziyetle yönetirim. İşte ben buyum.” diye bir şey dediği tarihlerde yazılı değil. Ama Ziya Paşa’nın güzel bir sözü var: “Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz.” Biz de lafa değil işe bakalım, Erdoğan’ın diktatör olup olmadığını bize gösterecek olan şey onun Gezi Parkı konusunda aldığı tutumdur.

14 Kasım 2012 Çarşamba

AKIL TUTULMASI

Bu ne rezilliktir, ne çeşit bir akıl tutulmasından muzdaripliktir ki Tayyip Erdoğan’a kızıp markette alışveriş yapan masum insanları öldürmeye kalkıyorlar? Geçenlerde de PKK bir saldırısında “Faris” isimli bir Kürt çocuğunu öldürmüştü. “Barış, barış, barış…” diyen “barış” kelimesini ağzından düşürmeyenler 15 yaşındaki çocukların eline benzin bidonu ve molotof kokteyli verip onları millete saldırtarak mı sağlayacak barışı?

Kürt halkının sözcüsüyüm, kurtarıcısıyım, diyenler bu Mersin’deki rezaletle ne yaptınız söyleyeyim mi? Erdoğan’ın elini güçlendirdiniz, açlık grevine yatanların “anadilde eğitim ve savunma hakkı” gibi bir haklı talebinin göz ardı edilmesine neden oldunuz ve açlık grevlerine karşı bir duyarlılık oluşmasına engel oldunuz. Bütün bu siyasi yanlışlar bir tarafa hangi görüşten olursak olalım önce İNSAN olalım. Sol gelenekten gelen bazı arkadaşlar PKK’nın her yaptığını alkışlıyor. Hayır, bu solculuk da değil insanlık da değil! Ne istediniz markette alışveriş yapan insanlardan, ne istediniz minik çocuklardan, ne istediniz çalışan onca kişinin ekmek teknesinden? Hiç mi vicdanınız sızlamıyor şu yaptığınız karşısında?

Bu arada gelelim Erdoğan’ın son zamanlardaki tuhaf açıklamalarına 2 sene önce Erdoğan 12 Eylül döneminde asılan Mustafa Pehlivanoğlu’nun mektubunu meclis kürsüsünden okurken hüngür hüngür ağlamıştı. Hatta ve hatta idam cezasını kaldıran da AKP iktidarıdır. Ama Erdoğan çok tuhaf bir şekilde idam cezasını geri getirmekten bahsediyor. Önce ortada bir şey yokken kalkıp diyor ki: "Yok böyle bir şey. Bu ülkede on binlerce insanın ölümüne vesile olan bir terörist başına idam verilmiştir ama bu ülke, birilerinin bazı malum yerlerin baskılarıyla idamı dahi kaldırmıştır. İdamı kaldırmak suretiyle şu anda İmralı'da yatmaktadır. Şu anda birçok insanımız kamuoyu araştırmalarında idam yeniden gelsin diyor. Çünkü öldürülenin yakınlarının canı yanıyor. Diğeri işte gidiyor kebap partilerinde gününü gün ediyor." Malum yerlerin baskısıyla idamı kimin kaldırdığını söylemeyi unutmuş herhalde. Ben söyleyeyim “malum yerlerin baskısıyla idamı kaldıran” bizzat Erdoğan’ın kendisidir. Endonezya’da “Yeri geldiği zaman idamın bir haklılık sebebi de var.” diyen uçakla Türkiye’ye dönerken de “Terör ve ölüme sebebiyet verme kapsamında idamı tartışmak elbette mümkün olabilir." diyen Erdoğan Türkiye’de: "Bugün bakın ABD'de idam var, Rusya'da var, Çin'de var, Japonya'da var dünyanın birçok yerinde var. Bunlar BM Güvenlik Konseyi'nin ağırlıklı üyeleri. Yani Fransa, İngiltere hariç diğerlerinde var. O zaman durumumuzu gözden geçirmemiz lazım." diyor Allah Allah, çok ilginç! Yahu iki sene önce meclis kürsüsünde idam edilen birinin ailesine mektubunu okurken salya sümük ağlayan kimdi? Allah aşkına iki senede ne değişti? Daha da önemlisi idam cezasını kaldıran kimdi?

Erdoğan bir taşla üç beş kuş vuruyor: Birincisi başkanlık sistemine geçmek isterken MHP’nin desteğini arkasına almak istiyor. Bu Apo’yu asacağım, tavrı MHP’ye şirin görünmek için. Yoksa samimiysen şimdiye kadar aklın nerdeydi, derler adama.
İkincisi terör ve ekonomi konusunda hükümet hiçbir şey yapamıyor. Dün “Dershaneleri kaldıracağım” bugün de “idamı getireceğim” diyen Erdoğan mis gibi gündem değiştiriyor. Yapılan beceriksizlikleri kimse görmeden halının altına süpürme telaşında.
Üçüncüsü seçimler yaklaştı ya Erdoğan gözünü Milliyetçilerin oyuna dikmiş. AKP ve MHP’ye verilen oyların ikisini birden tek başına almak istiyor.

Bazıları da Erdoğan’ın bu hesaplı blöfünü afiyetle yiyor. Başbakan idamı geri getirmekten bahsediyor Adalet Bakanı: "Gündemimizde böyle bir şey yok.” diyor.  Dışişleri Bakanı AB yetkililerine Başbakan’ın sözleri için “Norveç’te idam cezası uygulansın demek istedi.” gibi kendisinin bile inanmadığı tuhaf açıklamalar yapıyor. Yine klasik manzaralar Erdoğan batırıyor bakanları arkasını toplamaya uğraşıyor, gülelim mi ağlayalım mı bilemiyorum.

1 Nisan 2011 Cuma

YOKSA BU BİR NİSAN ŞAKASI MI?

Erdoğan nedendir bilinmez Türkiye’nin iç meseleleri ile ilgili demeçleri dışarıda veriyor. Velev ki siyasi simge…” diye başlayan ve işgüzarların kolları sıvayıp AKP’yi kapatmaya kalktığı; fakat AKP’nin sürecin ardından daha da güçlenerek çıktığı konuşmasını da malumunuz olduğu üzere bir dış gezi sırasında yapmıştı. Şimdi de İngiltere’de başkanlık sistemini referanduma götüreceğini söyledi.

Pekiyi ama başkanlık sistemi Türkiye’ye ne kazandıracak, getirisi ne olacak? Erdoğan sürekli başkanlık sisteminden bahsederken arada bir neden başkanlık sistemini bu kadar çok istediğini izah etse fena olmayacak.

Belli ki Erdoğan devletin tepsindeki koltuğa Gül’den sonra kendisi oturmak istiyor. Ama Erdoğan gibi biri elbette temsille yetinmez. Cumhurbaşkanlığı temsil makamıdır. Oysa Erdoğan sahip olduğu gücü daha da artırmanın peşinde. Devletin başının yürütmede de söz sahibi olması ve tarafsız olmak yerine rahat rahat taraf olması elbette başkanlık sistemiyle mümkün. Başkanlık sistemi tartışılırken hep ABD örnek veriliyor, çünkü ABD başkanlık sisteminin dünyada en iyi işlediği ülke. Ama başkanlık sistemi halka gösterilmek istendiği gibi sadece cici ülkelerde görülmez. Bugün genelde başkanlık sisteminin ABD ve Fransa dışında görüldüğü devletlerin rahatlıkla tamamı diyebilirim demokrasiyi hazmedememiştir: Afganistan, Kolombiya, Liberya, Uganda, Kenya, İran, Ekvador, Arjantin, Surinam, Tanzanya, Zambiya, Somali, Haiti… bunlar başkanlık sisteminin görüldüğü diğer bazı ülkeler.

Başkanlık sistemi ABD’de ve Fransa’da iyi işlemektedir çünkü oralarda kuvvetler ayrılığı vardır. Gelişmiş bir sivil toplum bilinci ve faal, sesini duyurabilen, adam yerine konan sivil toplum örgütleri vardır. Basın bağımsız, bizdeki gibi en ufak bir muhalefette içeri alınan gazeteciler ya da yürümek sesini duyurmak istedi diye dayak yiyen halk yoktur. Gelişmişlik düzeyi, sosyo-kültürel yapı ve demokrasi kültürü buradakinden çok farklı. Baskıcı ve otoriter devletlerde başkanlık sisteminin gideceği yer kaçınılmaz olarak diktatörlüktür. Meşruluğunu halktan alan bir başkan bizimki gibi demokrasinin en çok oyu alanın istediği gibi borusunu öttürmesi olarak algılandığı ülkelerde çok rahat bir şekilde iktidarı kişiselleştirir. Başkanlık sisteminde başkan kabine üyelerini istediği gibi atayıp değiştirebilir. Türkiye gibi bir yerde zaten kadrolaşmanın iyice suyunu çıkarıyorlarken bir de bu riske girmek çok sakıncalıdır. Türkiye’de siyaset öcülerden beslenmektedir. Bazı öcüler bazılarına rant getirmektedir. Örnek vermek gerekirse aslında şu an darbe tehlikesi falan yoktur ama halkın kafasına öyle bir darbe öcüsü yerleştirilmiştir ki bu öcü sayesinde bir kısım insanlar AKP’nin yaptığı her türlü baskı, şiddet, sindirme eylemlerini, göz altıları, hukuk dışı tutuklamaları kriz durumunun bir gereği, normal bir sonucu gibi görebilmektedir. Bu öcü bahanesiyle kriz durumu başkan tarafından yaratılıp uzatılabilir. Daha da despot bir duruma gelinebilir.

Dikkat edin hiç kimseye hesap vermek zorunda olmayan bir başkandan söz ediyoruz. Türkiye’de uygulamaya kalkarsak sonuç elbette sistemin uygulandığı Latin Amerika ülkelerindeki gibi diktatörlük olacaktır.