Rum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Rum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Eylül 2014 Pazartesi

“DEMOKRASİ ŞEHİDİ”NİN YEDİĞİ NANE (6-7 EYLÜL REZALETİ) III



Giovanni Scognamillo bakın neler diyor:“O gün nişanlım Slyvia ile birlikte saat 6’da Eminönü’ndeki Roma Bankası’ndan çıktık. Sıcak ve gergin bir hava vardı. İstiklal Caddesi’nde Kallavi Sokak’taki evime gelirken Tepebaşı’ndan içlerinde onlarca insanın olduğu kamyonlar geçiyordu.”

Her şey planlı programlı işliyor güruh yer yer kamyonlarla taşınıyor. Çevre semtlerden gelenlerle beraber kalabalık büyümeye başladı. Hava kararmaya başladığında her şey kontrolden çıkmaya başladı. Azınlıklara ait mağazalarla dolu İstiklal Caddesi şimdi meydanları dolduran bu kör kalabalığın önünde açık hedefti. Kalabalık İstiklal caddesine yürüken aralarına şehir dışından otobüs ve trenlerle gelenler de katıldı. Şimdi gitgide büyüyen kör bir canavar vardı İstanbul sokaklarında. Gruplar camı çerçeveyi indiriyor dükkanları yağma ediyordu.

Beyoğlu’nda talan ve yağma başladığında Bayar ve Menderes göstericilerin yakınından otomobille geçmiş her şeyi görmüştü. Onlar artık işlerini tamamlamışlardı bundan sonrası galeyana gelen ve gitgide büyüyen kalabalıklara kalmıştı. Bayar ve Menderes İstanbul’dan ayrılmak üzere Haydarpaşa garına geldi. 19.50’de Menderes, Zorlu’yu telefonla arayıp müjdeyi verdi: “İstanbul yanıyor.” İstanbul böyle bir durumdaydı Başbakan ve Cumhurbaşkanı oradaydı. Polis de vardı, asker de vardı istense bunlara çok rahat engel olunabilirdi tabii ama devlet zaten kendi tertibi olan bir şeye neden engel olsun ki? Sol elini uzatıp sağ elini mi tutacaktı zaten bu zulüm uzun zamandır programlanıyordu. İşte şimdi de tam zamanıydı.

20.15 Haylayf Pastanesi’ne saldırdılar, ardından Rum gazete büroları, Taksim’deki Yunan Hava Yolları bürosu, kuyumcular, giyim mağazaları… derken… İstanbul’da kıyametler kopuyordu. Kimileri malları yağma ediyor üst üste dört palto giyerek gezerken, kimileri öfkeden iyice gözü dönmüş Diamanştayn’dan aldığı mücevherleri yere atmış üstünde tepiniyordu, kumaşları kırdıkları vitrinlerin cam parçalarıyla delip çekiştiriyor yırtıyorlardı. O zamanın çok prestijli Norj buzdolapları yukarıdan aşağıya atılıyordu. Sadece İstiklal mi? Keşke o kadarıyla kalsa Cihangir, Tarlabaşı, Dolapdere, Beşiktaş, Ortaköy… Rum azınlığa yönelik nefretin mücessim hali sokaklardaydı. Rumların değil dirisine ölüsüne bile tahammül edemeyenler tarafından Rum mezarlıkları kırılmış, tahrip edilmişti. Yetmedi, kiliselere de saldırdılar. Papazlar sünnet edilmek istendi, işkenceye uğradılar, linç edildiler. Balıklı Rum Kilisesi’nin papazı vahşice öldürüldü. Yetmedi evlere saldırdılar. Bazıları Rumların nerede oturduğunu biliyordu bunlar, Hristiyan komşularını ihbar ederek yağmacılara hedef gösterdiler. Evleri elleriyle gösterip “Burdalar, burdalar!” diyorlardı. Paşa Mahalle’de oturan bir Rum kızının ırzına geçerken annesini pencereden atarak öldürdüler. Fenerbahçe’nin efsane futbolcusu Lefter’in evine de saldırdılar. Bereket ki tabancası vardı. Saldırganları püskürttü silahıyla kapıda beklerken bir grup Fenerbahçeli koşup evinin önünde barikat kurdu. Lefter ve bir grup şanslı Rum akıl, insaf ve vicdan sahibi komşuları tarafından korunup kollanmıştı ama ne yazık ki hepsi bu kadar şanslı değildi.

Bütün bunlar olurken önceden talimatı alan polis hiçbir şey yapmadan seyrediyordu. Askeri birlikler yardıma çağrılmıştı ama hiçbiri gelmemişti.

Yetmedi, kana susayanların açlığı dinmemişti. Sadece İstanbul’da değil Adalar’da da vardı bu kanı bozuk, pis Rumlar. Onları da gebertmek gerekti. 200 kişilik bir grup motorlara binip Büyükada’ya gitti. Kiliseler, okullar, Rum ve Ermenilere ait işyerlerini tahrip ettikten sonra polisin gözleri önünde ellerini kollarını sallayarak geri döndüler.

Olayların sonunda İstanbul’da Rum ve Yunan insanımızın mal kaybını söyleyecek olursak: 4340 atölye ve mağaza, 110 lokanta, 83 kilise, 27 eczane, 21 fabrika, 5 dernek binası, 3 gazete matbaası, 2 mezarlık saldırıdan nasibini aldı. Saldırıya uğrayan ev sayısında ise ihtilaf var. Fakat Türkiye ile müttefik olan bir devletin (ABD) konsolosluk raporlarına bakarsak 200 Rum kadına tecavüz edildi. Öncelikle bir hatırlatma yapayım Türkiye 1950’de NATO üyesi olmamasına rağmen Kore’de ABD’nin en büyük müttefiki olarak savaşa katılmıştı. ABD bu yüzden çok söylemez eksik söyler. Şüphesiz ki rakam daha fazla. (Bazı kaynaklar tecavüze uğrayan Rum sayının 400’ü aştığını söylüyor) Haydi biz yine 200’ü doğru kabul edelim o halde 2000 konutun saldırıya uğradığı iddiası gayet yerinde görünüyor. Türk kaynaklarına göre 11 Helsinki Watch örgütünün bir raporuna göre ise ölenlerin sayısı 15’tir.

Bir söz vermiştim bunun aslında bir gecede olan bir şey değil de yıllardır hazırlanan, iyice planlanıp programlanmış bir olay olduğuna dair kanıtlarımı da söyleyecektim. Gelelim buna:

Sadece rakamlar başlı başına bir kanıttır. İstanbul’da 1925’te 100 bin olan Rum sayısı, 1955’te 60 bine, günümüzde ise 2.500’e düşmüştür.

7 Eylül’e kadar devam eden olaylarda akşamüzeri Olağanüstü hal ilan edildi. Geri dönmek üzere Haydarpaşa tren garına gelen 1000’den fazla insanın (insan demeye de dilim varmıyor ya hani) üzerlerinde yağmaladıkları mallar ele geçirildi. O tarihte karayoluyla ulaşımın pek de mümkün olmadığı o zamanlarda şehir dışından bu kadar çok kişi nasıl İstanbul’a getirildi. 1955’te şehir dışından bu kadar büyük bir kalabalığın gelmesi öyle bir iki günde kararlaştırılıp uygulanacak bir şey değildi. Bunun epey önceden planlandığı aşikar.
Başbakan yardımcısı Fuat Köprülü olaylara müdahale edilmemesi tartışılırken “Bu hadiseden hükümet önceden haberdardı. Ona göre bazı tertibat da almıştı. Fakat hadisenin günü ve saati belli değildi” diye konuşmuştu. Ne güzel bir atasözümüz var, hani deriz ki: “Şecaat arz edeyim derken sırkatin söyler.” ( Marifet göstereyim derken hırsızlığını söyleyiverir.)

Ağustos ortasına kadar üç şubesi olan KTC katliam tarihine kadar (yani birkaç hafta içinde) 10 şube daha açıyor.

Olayın öncesi olduğu gibi sonrası da var: MGK’nin 1964 yılında aldığı 35 sayılı kararda Rum okullarından “Fesat yuvası” olarak bahsediliyor. Rumların tek tek, “Türk düşmanı”, “Tehlikeli”, “Enosisçi” ve “Normal” olarak fişlendiği raporda, İmroz ile Bozcaada’nın Rumsuzlaştırılması yönünde bakanlıklar nezdinde neler yapılacağı ele alınıyor. Raporda Maliye Bakanlığı’ndan “Kanuni yoldan sistemli şekilde Rumların topraklarının ellerinden alınması” istenmiş.

En can alıcı kanıt ise 1991’de yayımlanan Fatih Güllapoğlu'nun 'Tanksız, Topsuz Harekat' isimli kitabı’nda Emekli General Yirmibeşoğlu’nun şu sözleri olabilir kuşkusuz: “6-7 Eylül de bir Özel Harp işidir ve muhteşem bir örgütlenmeydi. Amacına da ulaştı.”

Evet 6-7 Eylül olayları muhteşem bir orospu çocukluğuydu. Rumları ülkeden kaçırıp sermayelerinin üstüne konmak amacına da kesinlikle ulaşmıştı.

Kaynakça:
http://www.birgun.net/news/view/6-7-eylul-mgknin-etnik-temizlik-karari/5050
http://www.milliyet.com.tr/6-7-eylul-olaylari-ile-yuzlesme-yakin-tarihimizin-kirilma-noktasi-/gundem/gundemdetay/10.02.2013/1666833/default.htm
http://www.ivmedergisi.com/6-7-eyl%C3%BCl-1955-olaylar%C4%B1-ve-bir-antakyal%C4%B1%E2%80%99n%C4%B1n-g%C3%B6rd%C3%BCkleri-arif-okay.html
http://www.ozgurgelecek.net/secme-makaleler/6711-6-7-eyluel-1955-kan-goezya-ve-oeluem.html
http://www.youtube.com/watch?v=6knKr50qkBM
http://www.ntvmsnbc.com/id/25134023/
KIBRIS SORUNU BAĞLAMINDA
TÜRKİYE’DE 6/7 EYLÜL 1955 OLAYLARINA
KESİTSEL BİR BAKIŞ
Ulvi KESER

7 Eylül 2014 Pazar

“DEMOKRASİ ŞEHİDİ”NİN YEDİĞİ NANE (6-7 EYLÜL REZALETİ) I. Bölüm


1950’lerde Türk Yunan ilişkileri gayet dostane gidiyordu. 1952’de önce Yunanistan Kralı Ankara’ya geldi sonra aynı sene Celal Bayar iade i ziyarette bulunup Atina’ya gitti ve Yunanistan’da hem Türk azınlığın hem Yunan halkının sevgi gösterileriyle karşılandı. Bir yıl sonra 1953’te Kıbrıs karışmaya başladı. Ada’da şiddet olayları oluyor ve duvarlara “enosis” (birleşme) yazılıyordu. Rumlar adanın Kıbrıs’a ilhakını istiyordu. Türkler de boş durmadı. Hürriyet gazetesi zaten şimdi de ne olduğu ortada. Şimdikinden daha bir ateşli daha bir şoven yayınlar yapıyordu. Sürekli konuyu gündemde tutuyordu ki 1954’te açılan “Kıbrıs Türktür Cemiyeti”nin başında Hürriyet’ten bir gazeteci vardı. (Hikmet Bil) Ağustos 1955 ortasında üç şubesi olan derneğe, 6 Eylül'e kadar 10 yeni şube eklenir. Alah Allah bu ne acele? Birkaç günde 10 şube birden açılıvermiş. Acaba neden? İlginç… KTC -nedendir bilinmez- şubelerini özellikle Rumların yoğun olduğu semtlerde açmıştı. Bir tezgah kuruluyor yavaş yavaş bir şeyler planlanıyordu. Menderes iktidarı zamanlarındaydık. Menderes bol bol özgürlük vaat etmiş “Artık tek partili dönemin acıları bitti” diyerek iktidara gelmişti. Ne var ki uyguladığı istibdatla tek parti diktasına rahmet okumuştu. (Tıpkı artık Kemalistlerin baskısı bitti diye iktidara gelip öncekinden daha baskıcı bir rejim kuran başka biri gibi) Menderes, Kıbrıs olayının oy getireceğini hissedince hemen gerilimi tırmandırmaya başladı. Tamamen bir tesadüf eseri olarak 6- 7 Eylül vahşetinden iki hafta önce İstanbul’a gelip bir basın toplantısı yaptı.

Menderes’in bu tutumu bana bugünlerde siyaset yapan birini hatırlatıyor hani ortamı gere gere oy toplamaya çalışan, ne kadar gerilim o kadar oy düsturuyla hareket eden biri var. Adı dilimin ucunda ama hatırlayamıyorum. Hatta tesadüfe bakın ki siyasetten önce ikisi de futbolcuymuş bu da başka bir ortak özellikleri. Hay Allah kim ki bu? Hatırlamıyorum. Menderes 24 Ağustos 1955’te İstanbul’a gelip bir basın toplantısı yapıyor. “Kıbrıs asla Yunanlıların olmayacaktır!” diyor. Adadaki gelişmeler kan dökme olaylarına kadar varınca Türkiye İngiltere’ye nota veriyor. 29 Ağustos’ta İngiltere durumun ciddiyetinin farkında olarak Türkiye ve Yunanistan’ı acilen Londra’da toplanacak bir konferansa davet eder. Konferansa Türkiye adına dönemin Hariciye Nazırı (Dışişleri Bakanı) Fatin Rüştü Zorlu gidiyor. Bu ismi neden zikrettiğim yazının ikinci bölümünde anlaşılacak.

Ortam iyiden iyiye gerilmişti. Bu arada 1925 yılında 100 bin olan İstanbul Rumlarının 30 yıl içinde artık nasıl olduysa sayısı nerdeyse yarıya düşmüştü. 1955’te İstanbul’da Rum nüfusu 60 bin civarındaydı. (30 yıl içinde Rum nüfusu artacağına neden azaldı, nereye gitti bu kadar Rum, Laik Cumhuriyet gayrımüslimleri rahat mı ettirdi yoksa üstlerinde Osmanlı’dan beter bir baskı mı kurdu? Bu sorular ayrı bir yazının konusu olur. Olacak da…) 60 bin vatandaş şimdi hedefti. Gazeteler Patrikhane’nin Kıbrıs Rumları için yardım topladığını yazıyordu. Gizliden gizliye bıçaklar bilenmeye başlanmıştı bile. Yaban domuzları bazen ağaç ya da kaya gibi bir şeyin başına gider ağzının dışına taşan iki keskin dişini sert yüzeylere sürterek sivriltir, biler. Bu dövüşe hazırlıktır. Zaten “diş bilemek” deyimi de burdan gelir. Kudurmuş bir güruh aç domuzlar ya da azgın kurtlar gibi gibi hırlayıp homurdanmaya başladı. Artık her şey hazırdı bıçaklar bilenmişti. “Rumlar bizi sömürüyor, Rumlar Kıbrıs’a yardım topluyor!” diye ulumalarla aç ve azgın kurtlar diğerlerini de kavgaya çağırıyordu. Bu caniler Rum kanıyla ziyafet çekmeye hazırlanıyordu.

9 Mart 2009 Pazartesi

MUHAMMED YANLIŞ ANLAMIŞ

Kuran'da bayağı ilginç bir şey var ama önce şu ayeti, tefsiri ve altındaki sahih Buhari hadisini muhakkak okuyun.

And olsun ki biz, onların:'O'na (Muhammed'e) bir insan öğretiyor kesinlikle.' Dediklerini biliyoruz. Savlarını dayandırdıkları kimsenin dili yabancıdır. Buysa (Kur'an), apaçık bir Arapça'dır.(Nahl-103)

Cebrâ ile Yesâra adlarında iki Rum, Mekke'de kılıç yaparlar, aynı zamanda Tevrat ve İncil okurlarmış, Hz. Peygamber arasıra bunlara uğrar, okuduklarına rast gelirse dinlermiş.-(Elmalılı'nın tefsirinden aldım, Nahl 103'ün tefsirinden)

"Bir adam vardı. Neccaroğullarından..Hristiyan'dı, Müslüman olmuştu. Bakara ve Ali İmran surelerini okumuştu. Peygambere de vahiy yazıyordu. Sonra, yeniden Hristiyan oldu ve kaçıp Hristiyanlara katıldı. 'Ben ne öğretip kendisi için yazdımsa, Muhammed yalnızca onu bilir, başka bir şey bilmez,' demeye başladı." (Bkz.Buhari, e's-Sahih, Kitabu'l Menakıb/25,c.4,s.181-182;Tecrid, hadis no:1477)

Şimdi bu köleler Rum. Dilleri yabancı Muhammed yıllarca Suriye'ye gitmiş Rumlarla ticaret yapmış bir tüccar yani çok iyi Rumca bilmesi gerek. Okuduklarını dinlemesi de onun okunulanları anladığını yani Rumca bildiğini gösteriyor.

Hıristiyanlıktaki teslis inancını bilirsiniz "Tanrı-İsa-Kutsal Ruh" yani Tanrı'nın dışında iki ilah daha var bunlar "İsa" ve "Kutsal Ruh" ama bakın Kuran Maide 116'da ne demiş:

Allah: Ey Meryem oğlu İsa! İnsanlara, "Beni ve anamı, Allah'tan başka iki tanrı bilin" diye sen mi dedin, buyurduğu zaman o, "Hâşâ! Seni tenzih ederim; hakkım olmayan şeyi söylemek bana yakışmaz. Hem ben söyleseydim sen onu şüphesiz bilirdin. Sen benim içimdekini bilirsin, halbuki ben senin zâtında olanı bilmem. Gizlilikleri eksiksiz bilen yalnızca sensin.(MÂİDE - 116)

Gördüğünüz gibi Kuran'a göre Hıristiyanların teslisi "Tanrı-İsa-Meryem" oysa gerçekte teslis "Tanrı-İsa-Kutsal Ruh"tur. Bu ne demek? Bu şu demek Muhammed bu teslis inancını da bu kölelerden öğrenmiş fakat Rumca okudukları için bazı yerleri iyi anlayamamış ve ortaya Kuran'daki bu tuhaflık çıkmış.