Yahudi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yahudi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Şubat 2015 Cuma

Algı yönetimi (P. R.)

Geçen yaz İsrail'in bir ay kadar süren saldırılarında 1.500 Filistinli Müslüman öldü. Tekrar ediyorum bir ayda 1.500. Kesinlikle vahşetti, kabul edilemezdi. İslam dünyası ayağa kalktı, nümayişler yapıldı. Olması gereken de buydu, buraya kadar bir anormallik yok. Geride bıraktığımız ocak ayı içinde ise Nijerya Baga'da Boko Haram denen örgüt ne yaptı söyleyeyim mi? 2000 kişiyi tek bir saldırıda katletti. Yalnız bu 2000 bir aylık toplam sayı değil. Sadece tek bir saldırı sonucu Baga'da 2000 Müslüman öldürüldü. İslam aleminden çıt çıkmadı. Şimdi Afrika'yı bırakıp biraz yukarı çıkalım. Ortadoğu'da İŞİD'in öldürdüklerini artık sayamıyoruz. İŞİD'in birkaç yılda öldürdüğü Müslüman sayısı İsrail'in öldürdüklerini üçe beşe değil yirmiye otuza katlar. Ayrıca İsrail mermiyle, bombayla öldürüyor. İŞİD bıçakla kafa kesiyor, diri diri yakıyor. En insanlık dışı, en aşağılık işkencelerle öldürüyor. Gel gör ki yine Müslümanlardan ses yok. Algı yönetimi nedir, PR (Public Relations) nedir? Algı yönetimi işte budur. Bunun tanımını yapmak yerine yukarıdaki örneği verdim. Öyle sanıyorum ki algı yönetimini hiçbir tanım yukardaki örnek kadar iyi açıklayamaz. Şimdi eğer bilmeyen varsa "algı yönetimi"nin ne olduğunu sanırım anlamıştır.
Tekrar ediyorum kesinlikle İsrail'i savunmak gibi bir niyetim yok. Mesele insanların ölmesi mi yoksa kimin öldürdüğü mü? Öyle görünüyor ki mesele masum insanların ölümü değil; mesele insanları kimin öldürdüğü. İslam alemi artık kendine bir çeki düzen vermeli, Yahudi ve Hristiyan katillere gösterdiği tepkiyi Müslüman katillere de göstermeli. Gazze'de öldürülen Sünni Müslümanlar için hissettiği duyguları Suriye'de öldürülen Nusayrıler, Ezidiler; Irak'taki Şiiler için de hissetmeli. İsrail Gazze'ye bomba attığında hissettikleriyle El Qaide'nin Londra metrosuna yaptığı bombalı saldırı sonucu hissettikleri farklı olan varsa naçizane tavsiyem şöyle bir kendini yoklasın.

8 Eylül 2014 Pazartesi

“DEMOKRASİ ŞEHİDİ”NİN YEDİĞİ NANE (6-7 EYLÜL REZALETİ) III



Giovanni Scognamillo bakın neler diyor:“O gün nişanlım Slyvia ile birlikte saat 6’da Eminönü’ndeki Roma Bankası’ndan çıktık. Sıcak ve gergin bir hava vardı. İstiklal Caddesi’nde Kallavi Sokak’taki evime gelirken Tepebaşı’ndan içlerinde onlarca insanın olduğu kamyonlar geçiyordu.”

Her şey planlı programlı işliyor güruh yer yer kamyonlarla taşınıyor. Çevre semtlerden gelenlerle beraber kalabalık büyümeye başladı. Hava kararmaya başladığında her şey kontrolden çıkmaya başladı. Azınlıklara ait mağazalarla dolu İstiklal Caddesi şimdi meydanları dolduran bu kör kalabalığın önünde açık hedefti. Kalabalık İstiklal caddesine yürüken aralarına şehir dışından otobüs ve trenlerle gelenler de katıldı. Şimdi gitgide büyüyen kör bir canavar vardı İstanbul sokaklarında. Gruplar camı çerçeveyi indiriyor dükkanları yağma ediyordu.

Beyoğlu’nda talan ve yağma başladığında Bayar ve Menderes göstericilerin yakınından otomobille geçmiş her şeyi görmüştü. Onlar artık işlerini tamamlamışlardı bundan sonrası galeyana gelen ve gitgide büyüyen kalabalıklara kalmıştı. Bayar ve Menderes İstanbul’dan ayrılmak üzere Haydarpaşa garına geldi. 19.50’de Menderes, Zorlu’yu telefonla arayıp müjdeyi verdi: “İstanbul yanıyor.” İstanbul böyle bir durumdaydı Başbakan ve Cumhurbaşkanı oradaydı. Polis de vardı, asker de vardı istense bunlara çok rahat engel olunabilirdi tabii ama devlet zaten kendi tertibi olan bir şeye neden engel olsun ki? Sol elini uzatıp sağ elini mi tutacaktı zaten bu zulüm uzun zamandır programlanıyordu. İşte şimdi de tam zamanıydı.

20.15 Haylayf Pastanesi’ne saldırdılar, ardından Rum gazete büroları, Taksim’deki Yunan Hava Yolları bürosu, kuyumcular, giyim mağazaları… derken… İstanbul’da kıyametler kopuyordu. Kimileri malları yağma ediyor üst üste dört palto giyerek gezerken, kimileri öfkeden iyice gözü dönmüş Diamanştayn’dan aldığı mücevherleri yere atmış üstünde tepiniyordu, kumaşları kırdıkları vitrinlerin cam parçalarıyla delip çekiştiriyor yırtıyorlardı. O zamanın çok prestijli Norj buzdolapları yukarıdan aşağıya atılıyordu. Sadece İstiklal mi? Keşke o kadarıyla kalsa Cihangir, Tarlabaşı, Dolapdere, Beşiktaş, Ortaköy… Rum azınlığa yönelik nefretin mücessim hali sokaklardaydı. Rumların değil dirisine ölüsüne bile tahammül edemeyenler tarafından Rum mezarlıkları kırılmış, tahrip edilmişti. Yetmedi, kiliselere de saldırdılar. Papazlar sünnet edilmek istendi, işkenceye uğradılar, linç edildiler. Balıklı Rum Kilisesi’nin papazı vahşice öldürüldü. Yetmedi evlere saldırdılar. Bazıları Rumların nerede oturduğunu biliyordu bunlar, Hristiyan komşularını ihbar ederek yağmacılara hedef gösterdiler. Evleri elleriyle gösterip “Burdalar, burdalar!” diyorlardı. Paşa Mahalle’de oturan bir Rum kızının ırzına geçerken annesini pencereden atarak öldürdüler. Fenerbahçe’nin efsane futbolcusu Lefter’in evine de saldırdılar. Bereket ki tabancası vardı. Saldırganları püskürttü silahıyla kapıda beklerken bir grup Fenerbahçeli koşup evinin önünde barikat kurdu. Lefter ve bir grup şanslı Rum akıl, insaf ve vicdan sahibi komşuları tarafından korunup kollanmıştı ama ne yazık ki hepsi bu kadar şanslı değildi.

Bütün bunlar olurken önceden talimatı alan polis hiçbir şey yapmadan seyrediyordu. Askeri birlikler yardıma çağrılmıştı ama hiçbiri gelmemişti.

Yetmedi, kana susayanların açlığı dinmemişti. Sadece İstanbul’da değil Adalar’da da vardı bu kanı bozuk, pis Rumlar. Onları da gebertmek gerekti. 200 kişilik bir grup motorlara binip Büyükada’ya gitti. Kiliseler, okullar, Rum ve Ermenilere ait işyerlerini tahrip ettikten sonra polisin gözleri önünde ellerini kollarını sallayarak geri döndüler.

Olayların sonunda İstanbul’da Rum ve Yunan insanımızın mal kaybını söyleyecek olursak: 4340 atölye ve mağaza, 110 lokanta, 83 kilise, 27 eczane, 21 fabrika, 5 dernek binası, 3 gazete matbaası, 2 mezarlık saldırıdan nasibini aldı. Saldırıya uğrayan ev sayısında ise ihtilaf var. Fakat Türkiye ile müttefik olan bir devletin (ABD) konsolosluk raporlarına bakarsak 200 Rum kadına tecavüz edildi. Öncelikle bir hatırlatma yapayım Türkiye 1950’de NATO üyesi olmamasına rağmen Kore’de ABD’nin en büyük müttefiki olarak savaşa katılmıştı. ABD bu yüzden çok söylemez eksik söyler. Şüphesiz ki rakam daha fazla. (Bazı kaynaklar tecavüze uğrayan Rum sayının 400’ü aştığını söylüyor) Haydi biz yine 200’ü doğru kabul edelim o halde 2000 konutun saldırıya uğradığı iddiası gayet yerinde görünüyor. Türk kaynaklarına göre 11 Helsinki Watch örgütünün bir raporuna göre ise ölenlerin sayısı 15’tir.

Bir söz vermiştim bunun aslında bir gecede olan bir şey değil de yıllardır hazırlanan, iyice planlanıp programlanmış bir olay olduğuna dair kanıtlarımı da söyleyecektim. Gelelim buna:

Sadece rakamlar başlı başına bir kanıttır. İstanbul’da 1925’te 100 bin olan Rum sayısı, 1955’te 60 bine, günümüzde ise 2.500’e düşmüştür.

7 Eylül’e kadar devam eden olaylarda akşamüzeri Olağanüstü hal ilan edildi. Geri dönmek üzere Haydarpaşa tren garına gelen 1000’den fazla insanın (insan demeye de dilim varmıyor ya hani) üzerlerinde yağmaladıkları mallar ele geçirildi. O tarihte karayoluyla ulaşımın pek de mümkün olmadığı o zamanlarda şehir dışından bu kadar çok kişi nasıl İstanbul’a getirildi. 1955’te şehir dışından bu kadar büyük bir kalabalığın gelmesi öyle bir iki günde kararlaştırılıp uygulanacak bir şey değildi. Bunun epey önceden planlandığı aşikar.
Başbakan yardımcısı Fuat Köprülü olaylara müdahale edilmemesi tartışılırken “Bu hadiseden hükümet önceden haberdardı. Ona göre bazı tertibat da almıştı. Fakat hadisenin günü ve saati belli değildi” diye konuşmuştu. Ne güzel bir atasözümüz var, hani deriz ki: “Şecaat arz edeyim derken sırkatin söyler.” ( Marifet göstereyim derken hırsızlığını söyleyiverir.)

Ağustos ortasına kadar üç şubesi olan KTC katliam tarihine kadar (yani birkaç hafta içinde) 10 şube daha açıyor.

Olayın öncesi olduğu gibi sonrası da var: MGK’nin 1964 yılında aldığı 35 sayılı kararda Rum okullarından “Fesat yuvası” olarak bahsediliyor. Rumların tek tek, “Türk düşmanı”, “Tehlikeli”, “Enosisçi” ve “Normal” olarak fişlendiği raporda, İmroz ile Bozcaada’nın Rumsuzlaştırılması yönünde bakanlıklar nezdinde neler yapılacağı ele alınıyor. Raporda Maliye Bakanlığı’ndan “Kanuni yoldan sistemli şekilde Rumların topraklarının ellerinden alınması” istenmiş.

En can alıcı kanıt ise 1991’de yayımlanan Fatih Güllapoğlu'nun 'Tanksız, Topsuz Harekat' isimli kitabı’nda Emekli General Yirmibeşoğlu’nun şu sözleri olabilir kuşkusuz: “6-7 Eylül de bir Özel Harp işidir ve muhteşem bir örgütlenmeydi. Amacına da ulaştı.”

Evet 6-7 Eylül olayları muhteşem bir orospu çocukluğuydu. Rumları ülkeden kaçırıp sermayelerinin üstüne konmak amacına da kesinlikle ulaşmıştı.

Kaynakça:
http://www.birgun.net/news/view/6-7-eylul-mgknin-etnik-temizlik-karari/5050
http://www.milliyet.com.tr/6-7-eylul-olaylari-ile-yuzlesme-yakin-tarihimizin-kirilma-noktasi-/gundem/gundemdetay/10.02.2013/1666833/default.htm
http://www.ivmedergisi.com/6-7-eyl%C3%BCl-1955-olaylar%C4%B1-ve-bir-antakyal%C4%B1%E2%80%99n%C4%B1n-g%C3%B6rd%C3%BCkleri-arif-okay.html
http://www.ozgurgelecek.net/secme-makaleler/6711-6-7-eyluel-1955-kan-goezya-ve-oeluem.html
http://www.youtube.com/watch?v=6knKr50qkBM
http://www.ntvmsnbc.com/id/25134023/
KIBRIS SORUNU BAĞLAMINDA
TÜRKİYE’DE 6/7 EYLÜL 1955 OLAYLARINA
KESİTSEL BİR BAKIŞ
Ulvi KESER

10 Şubat 2009 Salı

İSLAM NASIL PALAZLANDI?

Müslümanlar genelde kervan soyma ve yağmalamayla geçiniyordu. Bedir ve Hendek Savaşları'nın nedeni Müslümanların kervan yağmalamasıydı. Peki bu yağmalamalar nedir ve ganimet taksimi nasıl yapılıyordu? Ayrıca Muhammed nasıl ve ne zaman ganimet paylaşımı yüzünden az kalsın Müslümanlardan dayak yiyordu da ucuz kurtuldu? Hepsini anlatacağım bu başlıkta.
Ganimet düşmandan zor yoluyla alınan her şeydir. Mesela bu ölen ya da teslim olan düşmanınızın zırhı, silahı, şahsi eşyası, evi, arsası, düşmanın kendisi (köle), çocuğu (köle), karısı-kızı-kız kardeşi (cariye/seks işçisi) bunlar ganimettir.

Ganimet Muhammed'den önce İsevilikte deMusevilikte de yoktu. Bu İslamiyet öncesindeki iki din ganimeti haram bilmiş ve bir şehri yağmaladıkları zaman malları almayıp yakmışlardı. Bu şekilde savaş sonrası malları Allah'a kurban etmişlerdi.

Ganimet aslında İslam öncesi dönemde putperestlerde vardı ve putperest bir adetti. Ganimet ve yağmanın Arabistan'da İslam'da bile helal kılınmasının sebebi elbette ki tarımsal üretimin yetersizliği ve >Müslümanların yoksulluğudur.

Üretimin düşük olduğu hele hele insanların çoğunun göçebe olduğu bir toplumda ganimet ve yağmalama hayatın ayrılmaz bir parçasıdır. Buna örnek olarak Moğolları gösterebiliriz. Nasıl ki Arabistan sıcak Moğolistan da çok soğuk ve tarımsal randıman yetersiz. Savaşın kılıç ve kalkanla yapıldığı çağlarda Moğollar çok zengin ve yağmacıydı oysa şimdi oysa şimdi Moğolistan çok fakir bir ülke.

Gelelim putperestlerin ganimet taksimine İslam öncesi dönemde komutanın ganimetten aldığı pay hariç bir de fazladan bir şey alma hakkı vardı. Muhammed bu geleneği devam ettirdi kendisi de payından ziyade fazlalık aldı. Ayrıca İslam öncesi ganimetin 1/4'ü komutana verilip geri kalanı askerler arasında paylaşılırdı.

Bakalım Kuran'daki paylaşım nasılmış görelim.

"Sana savaş-ganimetlerini sorarlar. De ki: "Ganimetler Allah'ın ve Resûlündür. Buna göre, eğer mü'min iseniz Allah'tan korkup-sakının, aranızı düzeltin ve Allah'a ve Resûlü'ne itaat edin." (ENFAL SURESİ / 1)

Yani başta ganimetin tamamı Muhammed'e ait. Pekiyi sonra?

"Bilin ki, 'ganimet olarak ele geçirdiğiniz' şeylerin beşte biri, muhakkak Allah'ın, Resûlün, yakınların, yetimlerin, yoksulların ve yolcunundur. Eğer Allah'a, hak ile batılın birbirinden ayrıldığı gün, iki ordunun karşı karşıya geldiği günde (Bedir'de) kulumuza indirdiğimize iman ediyorsanız (ganimeti böyle bölüşün). Allah, her şeye güç yetirendir." (ENFAL SURESİ / 41)

Çok kısa bir süre sonra aynı surede bir sonraki ayette Allah fikir değiştirmiş. Aceba neden? Bakalım neden:

"Huneyn savaşı dönüşü yol alırlarken bedeviler ısrarla ganimetin taksimini talep ediyorlardı. Öyleki bir ara Resul ü bir semure agacına dogru sıkıştırdılar ve ribasını kaptılar. Bunun üzerine durup şöyle dedi : Ribamı verin, şu taşlar sayısınca koyun olsa ben gene de onu aranızda taksim ederdim. Ve sonra görürdünüz ki ben ne cimriyim, ne yalancıyım, ne de korkagım. (Buhari 3/1308)"

Ağacın altında sıkıştırmışlar ribasını kapmışlar az daha dayak yiyormuş. Hem ne demiş: "Ben ne cimriyim, ne yalancıyım, ne de korkagım." İşte Buhari'nin sahih hadisi. Bir insan neden bunu der? Yoksa askerler Muhammed'e cimri, korkak ya da yalancı mı dedi?

Ganimetten bahsedip de “Müellefe i Kulub”u anmamak olmaz. Nedir müellefe i Kulub? Bunu anlatmadan önce kısa bir bilgi vermekte yarar var.
Bedir Savaşı’na savaşamayacak kadar yaşlı olanlar da gelmiş geride kalıp savaşı izlemişlerdi. Muhammed bu yaşlılara savaşmadıkları için ganimetten pay vermemişti. E ne olmuş, diyebilirsiniz.

İşte bunu dediğinizde ben de Müellefe i Kulub’u anlatırım.. Müellefe i Kulub Kureyş ileri gelenlerine savaşmadıkları halde verilen mallardı hem savaş sonrası ganimetlerden hem de devlet hazinesinden bunlar az buz mal değildi. Bunlar Müslüman olmamış müşriklere Müslüman olmaları karşılında verilen rüşvetti. Müslümanlar bu uygulamayı savunur ve bunun doğru olduğunu amacın “ileri gelen nüfuz sahibi olan liderlerin kalbini İslam’a ısıtmak” olduğunu söyler
Gelin burada Diyanet’in web sitesinden yaptığım bir alıntıyı okuyalım bakalım Müslümanlar Muhammed’in dağıttığı malları nasıl anlatıyor:

"Müellefe-i kulûb" denilen bu kimselerin sayısı, 30 kadardı. Rasûlüllah (s.a.s.) bunların bir kısmına 100'er deve ile münâsip miktâr gümüş verdi. Ebû Süfyân ile oğlu Muâviye, Ebû Cehil'in oğlu İkrime, Amr oğlu Süheyl, Ümeyye oğlu Safvân, Ebû Talha oğlu Şeybe bunlardandır. Diğer kısmına ise, durumlarına göre 50'şer veya 40'ar deve, uygun mikdarda gümüş verildi.”.

İyi de Allah kalplerini İslam’a ısıtsın yoksa deve vermeden Allah bunu yapamıyor mu? Şu halde size kimse yüz deve vermediyse siz de Müslüman olmaya mecbur değilsiniz. Adalet bunu gerektirir.

Ensardan bir genç haklı olarak tepki gösteriyor. Gidip savaşta vuruşmuş kılıcında kan var tabii. Ama İslami kaynaklar bu genç için “münafık” diyor. Ne demiş bu “münafık”: “Bu taksimde Allah rızası gözetilmedi” demiş.

Muhammed bu lafı öğrenince Ansardan yaşlıları bir güzel azarlamış ve sözlerini şöyle noktalamış: . “Sabrediniz ki, Kevser havzı başında bana kavuşasınız” İyi de Kureyş ileri gelenleri neden sabretmiyor neden onlara malları çok fazla ve zengin olduğu halde daha da kötüsü savaşmadıkları halde ganimet veriliyor? Bu nasıl adalettir, bu nasıl insanlıktır?

Beni Kaynukan’ın Medine’den Kovuluşu ve Mallarının Talan Edilmesi: Müslüman bir kadın Yahudi bir kuyumcudan alışveriş yaparken orada bulunan bir Yahudi kadını taciz eder ordan geçen bir Müslüman durumu görüp Yahudi’yi öldürür ve Yahudiler de onu öldürür.
Bunlar Müslümanlarla dostluk anlaşması yapmıştı ve Muhammed bunun üzerine anlaşmayı yenilemek ister. Yahudiler bunu kabul etmez.

(Burda bir saçmalık var İslam’dan önce de “kısas” ve “diyet” vardı. Muhammed ya kısas uygulamalı ya da diyet almalıydı. Anlaşma yenilemek de ne oluyor? o halde üç ihtimal var.
1.Anlaşma yenilenmek istenmesi diye bir şey yok. Bu Muhammed’in tüm kabileyi cezalandırması mazur göstermek için uydurulmuş.
2. Muhammed fırsattan istifade Yahudilerin gırtlağını sıkmak istemiş anlaşmaya ağır hükümler koymak istemiş.
3.Anlaşma bahanesiyle çağırıp öldürtmek istemiş, olabilir.
Bu ihtimaller hiçbir kaynakta olmasa da olsa objektif bakınca bunu düşündürüyor. Bence akla en yakın olanı ilk seçenek. Çünkü cinayet durumunda üç seçenek var: diyet, kısas, (maktülün en yakınının affı durumunda da) beraat. Anlaşma yenilemek de ne? Ayrıca çok güçsüz olan Yahudiler anlaşmayı yenilemekten başka hiçbir şey yapamazdı. Hepi topu tüm nüfusları yedi yüz kişiydi ki. Müslümanların sadece asker sayısı daha fazla idi. Ayrıca pek çok kaynakta anlaşmayı yenilemek istedi diye bir şey görmedim. Müslüman gencin öldürülüşü üzerine olayın patlak verdiğini yazan kaynaklar da var.

Beni Kaynuka hepi topu yedi yüz kişi kuşatıldıktan on beş gün sonra teslim oluyorlar Muhammed hepsinin öldürülmesine hükmediyor ama Beni Kaynuka’lar Hazrec kabilesinin himayesinde olduğundan Hazrec ileri gelenlerinden Abdullah bin Ubey Yahudilerin öldürülmesine karşı çıktı. Hazreclilerle de arayı bozmak istemeyen Muhammed Yahudileri öldürmedi mallarına el koyarak Medine’den sürdü. Malları ve toprakları Müslümanlara kaldı.

Nadiroğulları Gazası: Bir Müslüman iki kişiyi öldürmüştü kişinin mensup olduğu tarafa diyet ödenecekti. (Bu durum yukardaki iddiama delildir.Anlaşma yenilenmez kısas yapılır ya da diyet ödenir. İkisi de olmazsa iki kabile arasında savaş ya da kan davası olur.) Müslümanlarla Beni Nadir arasındaki anlaşmaya göre Beni Nadir’in de diyete ortak olması gerekmektedir. Muhammed Beni Nadir’le görüşüp durumu konuşur. Beni Nadir Muhammed’e beklemesini söyler ve diyeti getirmeye giderler.

Muhammed bir evin gölgesinde duvar dibinde bekler güya Allah’tan vahiy alır ve Yahudilerin kafasına atmak için dama taş çıkardıklarını söyler. Muhammed hiçbir şey görmeden nasıl böyle bir iddiada bulunuyor? Gerçi bence Allah’tan hiçbir zaman vahiy almadı ya peygamber olduğunu kabul etsek bile hadi bu vahiy değil de evhamsa. İçine düşen bir şüpheyi vahiy sanıyorsa. Muhammed sırf paranoyası yüzünden insanları yurdundan sürüyor. Ama bence bu paranoya da değil çünkü teslim olduklarında Muhammed onları ne öldürtüyor ne esir alıyor hatta yanlarında bir miktar mal götürmelerine bile izin veriyor.

Belki de Muhammed Yahudileri beklerken güçsüz olduklarını gördü şehri iyice tanıdı ve aklına böyle bir fikir geldi. İnsan görmediği halde Allah söyledi diye nasıl iddia eder var mı şahidin?

Bunlar da 15-20 gün dayanıp Müslümanlara epey techizat, mal, ev ve topraklarını bırakarak sürüldüler. Hendek Savaşı’nın bir nedeni de bu olay (Bir ittifakı ve savaşı Yahudiler Mekkelilere teklif etmişti.) Diğer nedeni de Müslümanların sürekli Yahudi ve Kureyş kervanlarını yağmalamasıydı. Ama İslami kaynaklar buna “yağma” demez de “kervanların Müslümanlarca rahatsız edilmesi” der.


Bu iki gazalardan başka yığınla kervan yağmalama olayları da olmuştur tarih hepsini maalesef yazamamıştır.

Beni Mustalık Gazası: Medine’ye yakın bir yerdeydiler. Müslümanlarla hiçbir sorun yaşamamışken çevre kabilelerle birleşip Müslümanların üzerine yürüyecekleri haber alındı. Bunun üzerine Muhammed 1000 kişilik bir orduyla üzerlerine yürüdü. Müslüman olmalarını teklif etti kabul etmediler savaş sonunda ganimet olarak 5000 koyun ve 2000 devenin yanı sıra epey mal mülk ele geçirilip 700 Yahudi esir edildi.

Konuyla ilgili bir hadis kaynakların sahihliğine dikkat!

Ebu Said el Hudrî anlatıyor:

- "Peygamberle birlikte Benû Mustalık Gazası'na çıktık. Ve Arap tutsaklarından tutsaklar elde ettik. O sırada kadınlar iştahımızı çekti. Bekârlık çok güç gelmişti bize o günlerde. Ve azil yapmak istedik. İstiyorduk azil yapmayı Ancak, Peygamber aramızdayken ona sormadan nasıl azil yapacağız?' dedik ve gidip peygambere sorduk. Peygamber de azil yapmamakta sizin için bir sakınca yoktur. (Yapabilirsiniz de. Yapmaya bilirsiniz de.) Ama bilin ki, kıyamet gününe değin meydana gelecek bir yavru, ne olursa olsun meydana gelir." (Bkz. Buhari, e's-Sahih, Kitabu'l-Itk/13; Tecrîd, hadis no: 1596; Müslim, e's-Sahih, Kitabu'n-Nikâh/127, hadis no: 1438; Ebu Davud, Sünen, Kitabu'n-Nikâh/49, hadis no: 2170.)

Azil nedir? Azil meniyi kadınların cinsel organına değil dışarı boşaltmaktır. Yahudilikte günah kabul edilir. İslam’da serbest bırakılmıştır. “Cariye” zaten maldır. İslam’da mülkiyet hukukunda cariye ve köle geçer bu olay “tecavüz” değil İslam’a göre “malını kullanma”dır. "

Bu suretle (yani meniyi dışa boşaltmak biçiminde) esir kadınlara yaklaşmak istemeleri (şu yüzdendir): Yüklü (gebe) veya evlat anası kadınlar satılamazdı. Halbuki gazilerin paraya ihtiyaçlan bulunduğundan satmak istiyorlardı." (Bkz. Diyanet yayınlanndan Tecrîd, 1596 numaralı hadis, not: 1.)

Eğer bu derce sahih bir hadisi inkar edecek kadar yüzsüz olan varsa şu ayeti suratına çarpabilirsiniz:
Nisa Suresi ayet 24: Kocalı kadınlarla evlenmek de haram; ancak sahibi olduğunuz cariyeler müstesna. Allah'ın yazısı bu, emri bunlar size ve bunlardan başkalarını, evlenmeniz ve zinâda bulunmamanız için arayıp istemeniz helâl edilmiştir size. Kadınlardan biriyle evlenerek faydalandığınız takdîrde mehirlerini kararlaştırıldığı veçhile verin. Miktarını tâyin ettikten sonra gönül hoşluğuyla herhangi bir hususta uyuşursanız suç yok size. Şüphe yok ki Allah her şeyi bilir, hüküm ve hikmet sahibidir.

Kadının kocası da olsa eğer savaşta esir ettiyseniz artık rahatça tecavüz edebilirsiniz.


Beni Kureyza Gazası: Kureyza oğulları Mekkelilerle işbirliği yapmak ve Muhammed hakkında kötü sözler söylemekle suçlandı. Müslümanların üzerlerine yürümesi üzerine Kureyzalar kaleye çekildi. Defalarca kez barış istekleri reddedildi önce taşıyabildikleri kadar malla gitmek istediler reddedildi. Sonra tek bir çöp bile almadan gitmek istediler reddedildi. Muhammed kayıtsız şartsız teslim olmalarını istiyordu. 25 gün dayanabildiler sonra da teslim oldular. Yetişkin erkeklerin kafaları kesildi kadınlar ve çocuklar esir edildi. Mallarına ve topraklarına el konuldu.

Bu savaşta Muhammed ganimet olarak Cüveyriye’yi aldı. Cüveyriye kabile reisinin kızıydı, kocası savaşta ölmüştü babası esir edildi. Hazinelerin yerini söyletmek istediler söylemeyince Muhammed adamı feci işkencelerle öldürttü. Ve dönüşte aynı gece Cüveyriye’yi nikahlayıp koynuna aldı. Bu tecavüz değil mi? İslamcılar büyük bir yüzsüzlükle Cüveyriye’nin kendi isteğiyle Muhammed’le evlendiğini saçmalar. Hangi kadın hem babasının hem kocasının katiliyle ikisini de katlettiği gün kendi rızasıyla yatağa girer? Velev ki babasından ve kocasından nefret etsin böyle bir şey mümkün değil.


Hayber’in Fethi: Hayber Yahudileri Hendek Savaşı’nda Kureyşilerle işbirliği yapmakla suçlanarak Hayber kuşatıldı 20 günde kaleler bir bir zaptedildi. Yahudiler topraklarında mülk sahibi olmasa da maraba olarak kalmak istediler bu istekleri kabul edildi ve her yıl mahsülün yarısını Müslümanlara verdiler.

Fedek ve Vadi’l-Kura’nın alınması: Hayber dönüşü önce Fedek Yahudilerine İslam’a girmeleri teklif edildi. Kabul etmediler ama topraklarımız sizin olsun biz de Kureyzalar gibi ortakçı olalım dediler.
Vadi’l Kura’daki Yahudiler de İslam’a çağrıldı kabul etmediler dört gün savaş yapıldı sonunda ağır kayıplar verip teslim oldular. Bunlar da ortakçılık teklif etti ve istekleri kabul edildi.

Görüldüğü gibi şer’i hükümler falan değil günün şartlarına göre hareket edilmiş. Topraksız Müslümanlar zengin olup toprağa kavuştukça fethedilen yerlerdeki Yahudiler öldürülmeyip köleleştirilmiş.

9 Şubat 2009 Pazartesi

HENDEK SAVAŞI

Hendek Savaşı Hicret'in 5. yılında vuku bulmuştu. Müslümanlar sürekli Kureyş kervanlarını vurup yağmalıyordu. Bir süredir Yahudilerle de sorun yaşanıyordu. Beni Nadir Yahudileri Medine'den sürülmüş ve Hayber'deki Yahudilerin yanına sığınmışlardı. Yahudiler, Mekkelilere Muhammed'e karşı birleşmeyi teklif etti. Yahudi liderler kalabalık bir heyetle Mekke'ye gitti. Mekke dışındaki Arap kabileleriyle de görüştüler. Mekkeliler dört bin kişiyken Müslümanların yağmalarından artık bıkan Yahudilerin ve civar kabilelerin de katılımıyla 10 bin kişilik bir ordu hazırlandı. Artık Medine'yi basıp İslam'ın kökünü kurutmak istiyorlardı.

Bu uzun hazırlıklar sürerken Mekkeliler daha civar kabileler ve Yahudilerle birleşip 10 bin kişiye varan bir ordu oluşturmadan Muhammed casusları sayesinde durumu yine haber almıştı. Müslümanlardan oluşacak bir ordu ancak üç bin kişiyi buluyordu. Hemen ashabı topladı ne yapabiliriz dedi. Selman-ı Farısi isimli sahabe şehrin etrafına hendek kazılmasını önerdi. Mekke'nin diğer tarafları hurmalıklar ya da evlerin yüksek duvarlarıyla çevrili olduğundan şehre sadece kuzeyden saldırılabilirdi. Bu demekti ki şehrin kuzeyini çeviren bir hendek yeterli olacaktı. İki hafta boyunca durup dinlenmeden hendek kazdılar.

On bin kişilik ordu Medine'ye yaklaşınca şaşırıp kaldı. Hendekler çok genişti. karşıya ulaşılacak gibi değildi. Bunun üzerine Müslümanlara ok ve taş atmaya başladılar. Müslümanlar da hendeğin diğer tarafından oklarla karşılık verdi.

Savaş böyle karşılıklı oklar ve taşlarla sürdü ama bu savaşta da er dileme
yapıldı. Mekke'nin çok güçlü namlı savaşçılarından Darrar, Nevfel ve Amr bin Abdived gibi birkaç kişi hendeğin daraldığı bir yerden karşıya atlamayı başardı.
Amr en güçlüleriydi çıkıp er diledi. Ali karşısına çıktı. Amr Ali'yi başından yaraladı ama Ali kılıcını Amr'ın Boynuna doğru savurup başını gövdesinden ayırdı. Bunun üzerine Ömer'in kardeşi Darrar Ali'nin üzerine yürüdü ama sonra fikir değiştirip kaçmaya başladı. Ali zaten yaralanmıştı Darrar'ı kovalamadı. Ama kardeşi Ömer Darrar'ın peşinden koşmaya başladı. Darrar kendisini kovalayanın Ali olduğunu sanarak kaçmaya devam ettiyse de peşinden gelenin Ömer olduğunu görünce durdu kılıcını kaldırdı kısa bir süre ikisi de oldukları yerde durdular. Sonra Darrar kardeşine vuramadı ve "Sana ettiğim bu iyiliği unutma Ömer!" deyip kaçtı.

Karşılıklı ok ve taşla savaş uzadıkça uzamıştı. Mekke'den gelenler böyle bir kuşatmaya hazır değillerdi. Mevsimlerden de kıştı. Buna rağmen kuşatma bir ay sürdü. Bir ay sonra öyle bir kum fırtınası başladı ki çadırları yerinden söküyordu. Mekkeliler ve Yahudilerin zaten umutları da tükenmişti bu fırtınada alel acele geri döndüler. Fırtına nedeniyle herşeylerini toparlayamadan döndükleri için Müslümanların eline bu savunma savaşından sonra bile hendeğin karşısında bırakılan bolca hurma, kazan, deve vb. ganimetler geçti.

İşin tuhaf yanı Müslüman kaynaklar bu fırtınaya Allah Resulü'nün mucizesi gözüyle bakmaktadır. İyi ama mevsimlerden kıştı ve zaten kışın oralarda çok şiddetli fırtınalar oluyordu. Yazın olsa belki bu mucize lafı anlaşılabilir. Ayrıca Allah neden Müslümanları kurtarmak için bir ay bekledi ki?