haberler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
haberler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Nisan 2016 Pazar

HOMOFOBİK DEMOKRAT



Önüne yatma ardına yatma gibi saçma sapan bir kavga sürüp giderken önemli bir şey görmezden geliniyor. Bu şey bir grup insanın hayatıyla ilgili, gerçi bazıları onları insandan saymıyor ama ben onların da en az bizim kadar insan olduğundan eminim.

Bıraktığımız değil de ondan önceki çarşamba günü Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Adalet Komisyonu’nda Cezai Konularda Uluslararası Adli İşbirliği Kanunu Tasarısı tartışıldı. Türkiye’ye sığınan bir kişinin iadesi talep edildiğinde “ırkı, etnik kökeni, dini, vatandaşlığı, belli bir sosyal gruba mensubiyeti veya siyasi görüşleri nedeniyle bir soruşturma veya kovuşturmaya maruz bırakılacağına veya cezalandırılacağına ya da işkence veya kötü muameleye maruz kalacağına dair kuvvetli şüphe sebeplerinin bulunması durumunda iadesinin reddedilmesi ” şeklindeki kanuna HDP Van Milletvekili Bedia Özgökçe Ertan, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliğinin eklenmesini talep etti. Ertan, Türkiye’ye sığınan bir kişinin iadesi talep edildiğinde “ırkı, etnik kökeni, dini, vatandaşlığı, cinsel yönelimi ve cinsiyet kimliği, belli bir sosyal gruba mensubiyeti veya siyasi görüşleri nedeniyle bir soruşturma veya kovuşturmaya maruz bırakılacağına veya cezalandırılacağına ya da işkence veya kötü muameleye maruz kalacağına dair kuvvetli şüphe sebeplerinin bulunması durumunda iadesinin reddedilmesi” gerektiğini belirtti.

Adalet Bakanı Bekir Bozdağ ise Hükümet olarak bu önergeyi asla kabul etmeyeceklerini belirtti. “Tabii, cinsel yönelim konusunda da ilgili önerge gelecek ama biz Hükümet olarak ona katılmıyoruz. Yani bizim siyasi tavrımızdır bu, muhafazakâr demokrat bir parti olarak bu konudaki yaklaşımımız çok nettir. Diğer partiler farklı yaklaşabilir, mesela HDP, onlar farklı. İleride bir gün HDP ve CHP hükümet olursa onlar getirir ama biz getirmeyeceğiz.”

Bu ifadeler inanılır gibi değil. Bir kere eşcinsellik pek çok ülkede suç. Filistin, Bahreyn, Lübnan, Türkmenistan, Kuveyt, Libya, Mısır, Umman, Suriye ve Bangladeş’te eşcinsellere hapis cezası var. Bangladeş’te bu hapsin süresi müebbed (yani ömür boyu); Cezayir, Fas, Malezya, Katar gibi ülkelerde sadece hapis de yetmiyor hem hapis, hem para, hem de kırbaç cezası var. Yemen, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, İran, Nijerya, Pakistan ve Sudan gibi ülkelerde ise eşcinseller ölüm cezasına çarptırılıyor. Hem de idam yöntemleri insanın kanını donduracak cinsten kiminde adamı gırtlağından asarak boğma, kiminde kafayı kılıçla kesme, kiminde taşlaya taşlaya öldürme.

Yani örnek verecek olursak Arabistan’dan bir eşcinsel kafasının kesileceğini anlayınca Türkiye’ye kaçsa ve Arabistan bu kişiyi öldürmek için istese eğer kanun HDP’nin kabul ettiği şekilde yasalaşırsa Türkiye bu kişiyi iade etmez ( ki doğru olan da budur; çünkü insanların cinsel yönelimi yüzünden öldürülmesi boyu, kilosu ya da ten rengi yüzünden öldürülmesi gibi bir şeydir ). Eğer kanun AKP’nin istediği gibi yasalaşırsa Türkiye tabii canım kardeşim al şunu da kafasını bir güzel kes, diyerek bu kişiyi iade eder. İşte kanunun bu şekilde yasalaşmasını isteyen Bozdağ bunun gerekçesi olarak da çok çok ilginç bir şekilde “muhafazakâr demokrat” olmalarını gösteriyor. Bir kere “demokrat” bir grup sırf cinsel yönelimi yüzünden bir insanın öldürülmesini onaylamaz, “homofobik demokrat” olmak nasıl bir garebttir anlayabilen var mı? Hem homofobiğim, hem eşcinsellerin öldürülmesini onaylıyorum hem de demokratım (?) Allah aşkına böyle bir şey mümkün mü? Daha önce de söylemiştim, hem muhafazakâr hem de demokrat olmak diye bir şey söz konusu olamaz. İşte haklı çıktım. “Doğal lideriniz” kadın ve erkek evlenmemişse aynı evde oturamaz, der; üç çocuk doğurun yok yok iyisi mi siz beş çocuk doğurun der, saat 21’den sonra içki içmeyi yasaklar, üniversitelerde alkollü içki satışını yasaklar, Kadıköy’de vapurdan inen “değerlerimize aykırı giyinmiş” kadınları kızları diline dolar, bakanınız dekoltesi yüzünden sunucuyu işinden kovdurur. Sonra da kalkar kimsenin yaşam tarzına karışmıyoruz dersiniz. Yahu daha nasıl karışacaksınız?

Ayrıca ne demek “Diğer partiler farklı yaklaşabilir, mesela HDP, onlar farklı. İleride bir gün HDP ve CHP hükümet olursa onlar getirir ama biz getirmeyeceğiz” insan haklarıyla ilgili hele de yaşam hakkıyla ilgili bir konuda hangi taraftan olursam olayım aynı şekilde yaklaşmalıyım. En çok oyu aldım, iktidar oldum diyip de her canımın istediğini yaparım, hukuku ayaklar altına alırım demekten ne farkı var bu ifadenin? Benim daha çok adamım var ve ben bu kanunu keyfim istediği gibi geçireceğim, onlar iktidar olsun onlar keyfi istediği gibi geçirsin. Evrensel değerler umrumuzda bile değil, şeklinde bir yaklaşım olur mu hiç? Evrensel hukuk değerleri iktidara kim gelirse onun keyfine mi kalmış? Hukukla ilgili konularda çoğunluğun oyu mu önemlidir evrensel değerler mi önemlidir? Ne yani biri hırsızlık yapsa ona ceza verilip verilmemesi için oylama mı yapılıyor yoksa kanun hükmü ve evrensel değerler mi baz alınıyor?

İleri demokrat mısınız, muhafazakâr demokrat mısınız artık kendinize her ne diyorsanız şunu bilin ki demokrat bir insan eşcinsel olmadan eşcinsellerin, Kürt olmadan Kürtlerin, Alevi olmadan Alevilerin haklarını korur ve korumalıdır. Selam olsun tüm hakiki demokratlara, selam olsun tüm güzel insanlara!

20 Şubat 2015 Cuma

Becerikli hırsızlar ve şaşkın rakipleri

Siyasetçilerimiz tuhaf kendi tabanlarına özgürlük vermekten çok kendi tabanlarından olmayanın özgürlüklerini kısıtlamaya gayret ederler. İnsanımız tuhaf, gider o siyasetçilere oy verirler. Biraz daha somutlaştıralım diyelim ki bir parti cemevlerine ibadethane statüsü vermiyor, bu aslında kendisini o partiye yakın gören tabana hiçbir yarar sağlamıyor ama taban, partisi Alevileri horlayıp dışlayınca sanki partisi kendisi için iyi bir şey yapmış gibi zevkten dört köşe oluyor. Oysa partinin bu tutumu kendi tabanı ile ilgili değil Alevilerle ilgili. Buna karşılık başka bir parti cemevlerini ibadethane olarak kabul ediyor, bununla beraber taşeronluk sistemini kaldırmayı vaat ediyor. Ama bazı kişiler Alevilerin özgürce ibadet edebildiği bir Türkiye'de taşeronluktan kurtulup insan gibi yaşamaktansa Alevilerin ikinci sınıf vatandaş olduğu bir Türkiye'de sürünmeyi tercih ediyor. Sırf bu yüzden Alevi düşamnı partinin taşeronluğu daha da yaygınlaştırması hatta kendisinin de canına okuması pahasına gidip o partiye oy veriyor çünkü o parti Alevilere ibadethanelerini vermiyor. Oooh, iyi ediyor!İnsanımız kendisine ne verileceği ile ilgilenmiyor, başkasından neyin esirgeneceği ile ilgileniyor. Diğer bir deyişle bana bir şey verme, ötekinin elinden bir şeyi al daha iyi, diyor. Peki bu durum kimin işine geliyor?
Millet birbirine girmiş herkes birbirinin gırtlağını sıkarken bazıları da deveyi hamuduyla götürmenin derdinde. Benim başörtülü bacımla benim mini etekli bacım birbirinin saçını başını yolarken, benim sakallı dayımla benim kulağı küpeli biraderim birbirine tekme tokat dalıyorken birileri güzel güzel götürüyor. Eskiden hırsızların klasik bir numarası varmış, birbirleriyle kavga ediyor gibi yapıp kavgayı ayırmaya geleni avlarlar, milletin cebinden cüzdanını çalarlarmış. Şimdiki hırsızlar birbiriyle kavga etmiyor, artık taktik değişti. Şimdi hırsızlar milleti birbiriyle kavga ettiriyor.
Birileri işte bunun farkında. Gerilim siyaseti bir an için bırakılsa, bir an için ülkenin insanları birbirine saygılı olsa gözler hırsıza dönecek. Yaptığı hırsızlıkların hesabı sorulacak ama insanlar birbirinin gözünü oymaya öylesine şevkle girişmiş ki kimse hırsıza bir şey demiyor. Hırsız da bir tarafı parmağıyla diğer tarafa işaret ediyor, sürekli ortamı geriyor. Çünkü hırsız da biliyor ki gerilim, toplumsal kutuplaşma bir dursa insanlar dönüp hırsıza bakacak ve ulan sen bizi ne diye söğüşlüyorsun, diyecek. Bu da doğal olarak hırsızın sonunu getirecek.
Başka oluşumlara "düzen partisi" diyen Marksistler de artık özeleştirilerini yapmalı Marksistlerin belli başlı birkaç hataları var:
1. Her şey, her türlü iyileştirme, belirsiz bir gelecekte gerçekleşecek "devrim" sonrasına tehir edilmiş. Kusura bakmayın ama insanların bir durumunda ufacık bir iyileşme yaratmak için ille de devrim sonrasını beklemek gerekmiyor. Bu demek değildir ki devrim fikrinden ya da devrimcilikten vazgeç. Sadece her şeyi devrim sonrasına ertelersen inandırıcılığın ve güvenilirliğin kalmaz. Hiçbir şeyi iyileştirmeden insanları çağırıyorsan insanların sana güvenmesi için ufacık bir sebep göster. Ama bu sebep belirsiz bir geleceğe kadar ertelediğin planlar olmasın.
2. Marksistler şu an (güçleriyle ve cüsseleriyle oldukça orantısız bir şekilde) en güçlü kurum ve kuruluşlara kafa tutuyorlar ve sürekli kavga ediyorlar. Güçlerini örgütlenmek için değil, halkla iyi ilişkiler kurmak ve kendilerini halka anlatmak için değil de devletle kötü ilişkiler kurmak, devletle kavga etmek için harcıyorlar. Bu bir yarar sağlamak şöyle dursun sadece ve sadece zarar verecektir.
3. Politik grupların içinde diğerlerinden daha açık fikirli daha demokrat olmak şöyle dursun birine gidin Lenin'i eleştirin az biraz demokrat bir dindara Hz. Muhammed'i eleştirdiğinizde almayacağınız tepkiyi size Maksist arkadaş verecektir. Bir HDP'li ile konuşurken Selahattin Demirtaş'ı eleştirebilirsiniz, kıyamet kopmaz ama bir Marksist sırf Demirtaş'ın bir iki davranışını beğenmediğiniz için sizi "Kürt düşmanı, pis şoven" vs. yapar. Dikkat edin Kürt hareketini değil sadece Demirtaş'ı eleştirmek yeterli. Kaldı ki hareket de eleştirilmez değildir. Bir şeyleri tenkit etmek de kimseyi pis bir faşist yapmaz.
4. Kimi Marksist arkadaşlar kafayı Kemalistlere öyle takmış ki. AKP ile kavga etmek yerine üstünden buldozer geçmiş Kemalistlerle kavga ediyorlar. Hatta bazıları ( AKP'li Marksist nasıl oluyorsa artık o da oluyor güzel ülkemde ) her koşulda, her şartta AKP'yi savunduğu gibi AKP'yi eleştiren herkese "Kemalist, ulusalcı, CHP'li" diye etiketlemeler yapıyor
Bunu dediğim için şimdi de "hain" ilan edilirsem hiç şaşırmayacağım söyleyeyim. Hatta "hain" ilan edilmezsem o zaman şaşıracağım. Yapılan en ufak bir eleştiride eleştiri sahibinin yemediği laf kalmıyor. Hakkını yemeyelim Türkiye'de Marksistlerin taviz vermediği bazı noktalar da var. Mesela ne zaman birileri "Sosyalistim" dese illa ki biri çıkıp der ki "Sosyalistim deme, olmaya çalışıyorum" de. Aman da aman ne önemli! İşte böyle boş şeylerle uğraşıldığı için bir arpa boyu yol kat edemiyoruz zaten. Laflarımın havanda su dövmek olduğunu biliyorum. Neler denildi, ne emekler harcandı; ama bugüne değin pek bir şey değişmedi. Artık ben de yıldım, teslim bayrağını çektim, siz bu burjuvaları sömürgenleri değil ama mücadele etmek isteyen pek çok kişiyi pes ettirdiniz tebrik ederim.

Erdoğan, kendisi hakkında suç duyurusunda bulundu!

Geçtiğimiz günlerde ABD'nin Kuzey Carolina eyaletinde üç Müslüman öğrenci öldürüldü. Erdoğan bugün Meksika'da ABD Başkanı Barack Obama'yı eleştirdi. Öncelikle şunu söylemek gerek ki Erdoğan'ın zaten ABD ile arası bozuk. Gülen ABD'de ikamet ediyor ve ABD'den izin almadan AKP'nin yaptıklarını saçıp dökecek bir 17 Aralık Operasyonu yapamaz. Zaten Erdoğan Gülen'i istiyor ABD vermiyor çünkü Gülen her şeyi ABD'nin icazetiyle yaptı. Erdoğan da ABD'de artık eski popülaritesi olmadığını biliyor. Zaten ABD ile arası bozuk, bunu bile değerlendirip adeta sinekten yağ çıkarmanın peşinde. Zaten ABD ile arası limoni olan Erdoğan'ın üç genç için Obama'ya "Neredesin?" demesi tamamen iç politikaya dönük bir aldatmaca. Erdoğan samimi değil, tribünlere oynuyor. Öldürülen bu üç genci seçim malzemesi olarak kullanıyor. Neden mi? Hemen açıklayayım. 2003'te ABD askerleri Bağdat'ta onbinlerce Müslüman'ı katlederken Erdoğan ağzını açmamışt. Bir dakika ağzını açmıştı ya. Açmıştı açmasına da ağzından neler çıkmıştı hatırlayabiliyor musunuz? Ben hatırlıyorum. Erdoğan demişti ki: "ABD'nin Irak'ta savaşan kahraman bay ve bayan askerlerin en az zayiatla ülkelerine mümkün olan en az zamanda dönmeleri temennisi ile duacıyız."  [1] Sen tut ABD binlerce Müslüman'ı katlederken szin için duacıyız, de. Sonra da üç kişi ölünce birden hasasaslığın tutsun, doğrusu çok ilginç. Erdoğan, sen bu öldürülen üç genci oy avcılığı için seçim malzemesi yapmaya hiç utanmıyor musun? Az da olsa utanmıyor musun?
Erdoğan konuşmasının devamında bakın neler söyledi. Öyle laflar etti öyle bir cümle kurdu ki. Kendi kendini ihbar etti. Kendisi hakkında suç duyurusunda bulundu desem yeridir. Ölen üç kişi için ABD başkanına seslenen Erdoğan: " Ben Sayın Obama'ya sesleniyorum, 'Neredesin Başkan' diyorum" dedi. Doğrusu Erdoğan çok hassas, dünyanın öbür ucunda ölen üç Müslüman için büyük bir duyarlılık gösteriyor. İyi hoş da Aralık 2011'de Uludere yakınlarında  Türk Hava Kuvvetleri'nin, F-16 savaş uçaklarıyla yaptığı bombardıman sonucunda 34 Müslüman ölmüştü. Yani ABD'de ölenlerin 10 katından fazlası burada Erdoğan'ın burnunun dibinde öldü. Erdoğan olayın takipçisi olmak yerine olayı örtbas etti, katilleri korudu. Eğer samimiysen Erdoğan, üç yıldır sen neredesin?
Sonrasında Erdoğan ne dedi biliyor musunuz: "Biz siyasiler, ülkemizde işlenen cinayetlerden sorumluyuz." İşte bu sözleriyle Erdoğan, kendi kendini ihbar etti. Kendisi hakkında suç duyurusunda bulundu. Demek ki Uludere'den de, Kobane eylemlerinde ölen kırk civarında Müslümanın ölümünden de, Gezi Parkı protestoları sonucu ölen 10 Müslüman gencin cinayetinden de Erdoğan sorumlu. Bakınız Erdoğan konuşmanın devamında ne diyor: "Halk size oylarını verirken 'Benim can güvenliğimi, mal güvenliğimi sağlayacaksın' diye veriyor."  Evet, çok doğru Erdoğan'ın bu cümleyi tam da Yılmaz Koçyılmaz'ın ölümünden sonra söylüyor. Muhalefet Erdoğan hakkında suç duyurusunda bulunmuyor ama Erdoğan, resmen kendi kendini ihbar ediyor. Kendi hakkında suç duyurusunda bulunuyor. Üç muhalefet partisi de uyuyor. Yahu bu suç duyurusunu sizin yapmanız gerekmiyor mu? Ben sizin gibi muhalefete artık ne diyeyim? Sizin gibi muhalefetin ağzına turunç sıkayım e mi! Allah sizi bildiği gibi etsin!


[1] http://www.wsj.com/articles/SB104907941058746300




Algı yönetimi (P. R.)

Geçen yaz İsrail'in bir ay kadar süren saldırılarında 1.500 Filistinli Müslüman öldü. Tekrar ediyorum bir ayda 1.500. Kesinlikle vahşetti, kabul edilemezdi. İslam dünyası ayağa kalktı, nümayişler yapıldı. Olması gereken de buydu, buraya kadar bir anormallik yok. Geride bıraktığımız ocak ayı içinde ise Nijerya Baga'da Boko Haram denen örgüt ne yaptı söyleyeyim mi? 2000 kişiyi tek bir saldırıda katletti. Yalnız bu 2000 bir aylık toplam sayı değil. Sadece tek bir saldırı sonucu Baga'da 2000 Müslüman öldürüldü. İslam aleminden çıt çıkmadı. Şimdi Afrika'yı bırakıp biraz yukarı çıkalım. Ortadoğu'da İŞİD'in öldürdüklerini artık sayamıyoruz. İŞİD'in birkaç yılda öldürdüğü Müslüman sayısı İsrail'in öldürdüklerini üçe beşe değil yirmiye otuza katlar. Ayrıca İsrail mermiyle, bombayla öldürüyor. İŞİD bıçakla kafa kesiyor, diri diri yakıyor. En insanlık dışı, en aşağılık işkencelerle öldürüyor. Gel gör ki yine Müslümanlardan ses yok. Algı yönetimi nedir, PR (Public Relations) nedir? Algı yönetimi işte budur. Bunun tanımını yapmak yerine yukarıdaki örneği verdim. Öyle sanıyorum ki algı yönetimini hiçbir tanım yukardaki örnek kadar iyi açıklayamaz. Şimdi eğer bilmeyen varsa "algı yönetimi"nin ne olduğunu sanırım anlamıştır.
Tekrar ediyorum kesinlikle İsrail'i savunmak gibi bir niyetim yok. Mesele insanların ölmesi mi yoksa kimin öldürdüğü mü? Öyle görünüyor ki mesele masum insanların ölümü değil; mesele insanları kimin öldürdüğü. İslam alemi artık kendine bir çeki düzen vermeli, Yahudi ve Hristiyan katillere gösterdiği tepkiyi Müslüman katillere de göstermeli. Gazze'de öldürülen Sünni Müslümanlar için hissettiği duyguları Suriye'de öldürülen Nusayrıler, Ezidiler; Irak'taki Şiiler için de hissetmeli. İsrail Gazze'ye bomba attığında hissettikleriyle El Qaide'nin Londra metrosuna yaptığı bombalı saldırı sonucu hissettikleri farklı olan varsa naçizane tavsiyem şöyle bir kendini yoklasın.

QIN SHI HUANG DI

Milattan önceki yıllarda Çin'de siyasi birlik yoktu. Başlangıçta birbirinden bağımsız çok sayıda küçük beylik vardı. Daha sonra bunlar savaşa savaşa birbirini ilhak ede ede yedi güçlü beylik ayakta kaldı. Bu beyliklerden birinin adı Çin'di. Burda M.Ö. 247'de tahta 13 yaşında bir prens oturdu.[1] Bu prens Ying Zheng'ti. Bir süre sonra Ying Zheng diğer tüm beylikleri ilhak ederek Çinlileri tek bayrak altında topladı. Bu bir ilkti, ilk defa birileri tüm Çin'i bir araya getirip birliği sağlamıştı. Bundan dolayı kendisine "Çin'in İlk İmparatoru" anlamına gelen bir unvan veriliyor: "Qin Shi Huang Di" (Çin Şi Huanğ Di şeklinde okunur)

İlk imparator Çin'in yazısını, devlet yönetimini, eğitimini, hukukunu ve ölçü birimlerini standartlaştırdı. Güçlü bir merkezi yönetim kurdu.[2] Sadece güçlü bir merkezi yönetim kurmakla da kalmıyor, imparator adeta herkes kendi gibi düşünsün istiyordu. Düşüncelerine, fikirlerine karşı çıkan ya da ufak bir muhalefette bulunan olursa onu direkt olarak öldürtüyordu. Diktatör ve öldürtmek diyince aklıma geldi de. Güzel yurdumda diktatörlükle itham edilen birileri "Ben diktatör olsam seni sallandırırdım" gibisinden tuhaf laflar ediyor. Bu lafı eden de bunu bu diktatörden 22 asır sonra yapılıyor. 2.200 yıl öncesinde yaşasaydık bu mümkündü, bir diktatör canının istediğini öldürtürdü; ama 2010'larda hem de Avrupa'nın burnunun dibinde hiçbir diktatör kimseyi öyle canının istediği gibi sallandıramaz. Bu sözü söyleyen de sadece yapamadığı arzusunu ortaya koyan bir diktatördür. Diktatör olmadığını söylemeye çalışırken diktatör olduğunu adeta belgeleyen birini de ancak tebrik edebilirim. Biz yine Qin Shi Huang Di'ye dönelim.

Geçmişe dair araştırmaları, kendisinden önceki dönemleri merak etmeyi bile yasaklayan İmparator Qin Shi Huang Di, kendinden önce yazılan tüm kitapları yaktırıyor. Bu icraat İskenderiye Kütüphanesi'ndeki kitapların Hz. Ömer tarafından yaktırılmasından sonra tarihin en büyük bilgi katliamıdır. Qin Shi Huang Di kendinden önce yazılan bu kitapları koruyan ya da bulundurana raslarsa da onu öldürtüyor. Hatta bu kitap düşmanı, zalim diktatör: "Şangay'da atılan okla Pekin'de yazılan yazıların bir farkı yoktur!" diye bir söz bile söylemiştir. Çin'in ilk imparatorunun Çin'de kurduğu yönetim bizde birbirine düşman iki vesayet rejiminin ikisine de çok çok benziyor. Bizde aslında birbirinden fazla farkı olmayan iki vesayet de aynı Shi Huang Di gibi kendinden öncekiyle hesaplaşmanın derdine düştü, muhalefeti baskı altına aldı, kitapları yasakladı. Bununla beraber her iki vesayetin şakşakçıları da kendi taraflarının diğerinden çok farklı olduğunu iddia ederler. Varsın etsinler. "Görünen köy kılavuz istemez"

Tarihte hiçbir tiranın hiçbir diktatörün "Ben, zalim bir diktatörüm" dediği vaki değildir. Zalim tiran Qin Shi Huang Di de böyle bir şey dememiş. Tam tersine Çin halkına yaptığı konuşmalarda "Efendiniz değil hizmetkârınızım" diyormuş sürekli. Yaptığı sansürün de halkın iyiliği için olduğunu söylermiş. Kendisine yapılan muhalefete tahammülü olmadığını itiraf edecek değil tabii.

Pek çok narsistik ruh hastası öldükten sonra da hatırlanmak asla unutulmamak ister. Bu nedenle narsist liderler görkemli yapılar yaptırmanın derdine düşmüşlerdir. Mesela bir diktatör çıkar kendinden önceki liderlerin rahatça sığdığı saraya sığamaz ve kalkar halkın parasıyla kendine yeni, görkemli, pahalı bir saray yaptırır. Qin Shi Huang Di de hem Çin Seddi'ni yaptırmış hem de daha sağlığında kendisine eşsiz bir mezar yaptırmaya başlamış.  İkisinin de yapımında sayısız insan çalışmış ve çok sayıda kişi ölmüştür.  Bu da hem insan gücü hem mali kaynaklar açısından inanılmaz bir israf anlamına gelir. Ama bu israf önemli değildir. Önemli olan şey hatırlanmaktır, bu semboller tiranın ölümünden sonra da kalacak ve insanlara onu hatırlatacaktır. Narsistlik işte böyle bir illettir. Narsist insanlar işte böyle bencil ve gaddardır. Hayırdır inşallah, bu zalim tiranın bir iki kişiye acayip bir benzerliği var ama kimlere benzediğini bir türlü çıkaramıyorum. Shi Huang Diler hep vardılar zaten, bunlar Çin'de Huang, İtalya'da Duce, Almanya'da Führer oldular. 22 asır sonra bugün öldüremiyorlar, evet güçleri yetmediğinden öldüremiyorlar; ama bugünün Huangları eskisi kadar gaddar. Bugünküler de kitap düşmanı, kitabı daha basılmadan yasaklıyor, yazarını içeri attırıyor, gazeteciyi bir telefonla işinden kovduruyor, kendine uşaklık eden hırsızları koruyup kolluyor, bir yandan kendi de deveyi hamuduyla götürüyor.

Bugünün Huang'ına bir diyeceğim yok; ama bugünün tebaasına diyeceğim çok şey var. Haydi 22 asır öncekiler bir şey bilmiyor, baştakini kutsal belliyor ve onun peşinden gidiyordu. O zamanlar radyo, TV, internet yoktu. Kitap böyle bol ve ucuz,  (hatta bazen ücretsiz) erişilebilir değildi. Haydi bunlara erişemeyeni yine anlarım da bugünün üniversite görmüş tebaası bugünkü Huanglara nasıl tapıyor, onların nasıl bir yerinin kılı oluyor ben işte bunu anlayamıyorum.

[1] https://www.awesomestories.com/asset/view/YING-ZHENG-First-Emperor-of-China
[2] http://www.enchantedlearning.com/subjects/greatwall/Emperor.html




19 Temmuz 2014 Cumartesi

İŞTE YÜZLERCE ÖLÜ, KİMMİŞ İSRAİL DÖLÜ?




        İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi'nin derlediği verilere göre bu yılın ilk altı ayında en az 978 işçi, 'önlenebilir' iş kazalarında yaşamını yitirdi. Bununla beraber İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi'nin Soma’daki ölü sayısını 301 olarak verdiğini (AFAD daha kurtarma çalışmaları sürerken ölü sayısı 433 diye tweet atıp hemen ardından tweeti silmişti) halbuki 500’den fazla işçinin öldüğünü hatırlatayım. Yani bunlar aslında iş kazalarını olduğundan az gösteren rakamlar. Ama biz yine de doğru kabul edelim. Şunu dehşetle görüyoruz ki altı ayda 1000 civarında insanımızı işverenlerin kâr hırsı nedeniyle toprağa verdik. Bu cinayetlerin üstünü örtmek, kayıpların içimizi yakmaması için iş kazasında ölen işçilere “şehit” deniliyor. Şehit kelimesinin anlamına tdk sözlükten bakıyorum: “Kutsal bir ülkü veya inanç uğrunda ölen kimse” yazıyor. Yani işverenlerin para kazanma hırsı “kutsal” bir şey. Yani bu işçilere “şehit” payesi verenler aslında işverenlerin açgözlülüğünü kutsuyorlar. Hiçbir ciddi yaptırımın olmaması hatta olaylardan EN AZ İŞVEREN KADAR SORUMLU OLAN Başbakan’ın omuz silkip bu katliam gibi kazalara “kader” demesi yeni işçi katliamlarına davetiye çıkarmaktadır.
Neden Almanya, İngiltere, Şili gibi ülkelerin işçileri için kader olmayan bu iş kazaları bizim işçimiz için kader? Bırak İngiltere ve Almanya gibi ülkeleri pek çok insanın haritada yerini bulmakta zorlanacağı Zambiya ve Zimbabve gibi Afrika ülkelerinde bile madenlerde yaşam odası kanunen zorunlu. Burda da yaşam odalarının kanunî zorunluluk olması için 10 Temmuz’da CHP tarafından bir  girişim yapıldı. 10 Temmuz’da CHP’lilerin yaşam odalarının zorunlu olması için verdiği önerge AKP’li vekillerin oylarıyla reddedildi. Dahası Faruk Çelik bu düzenlemenin “gereksiz” olduğunu söyledi. Yani işçilerin ölmemesi için alınacak bir tedbir gerekli değil. Ölsünler canım, ne de olsa bu işin fıtratında ölüm var. Ha intihar etmişsin ha madende çalışmışsın değil mi?
Şimdi olayın burdan sonrasını bir İsrail’i savunma olarak görmeyin İsrail suçludur elleriiiinden kan damlamaktadır; ama bizim kendi içimizde en az İsrail kadar suçlu, en az İsrail kadar kana susamış, masum işçilerin kanına doymayan bir yapı var. Bunu anlatmaya çalışacağım, hem de bu yapı kendini İsrail’den farklı gören İsrail’e esip gürleyen bir yapı.
Bildiğiniz gibi üç gün önce Kadın ve Demokrasi Derneği (KADEM) üyesi bir grup, İsrail'in Gazze'ye yönelik saldırılarını protesto etti. Protestoya Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın büyük kızı Esra Albayrak da katıldı. Bu protestolar yapılırken henüz ölü sayısı 200’dü. Esra Hanım bir soru sormak istiyorum cevap verip vermemekte özgürsünüz. Henüz babanız cumhurbaşkanlığına daylığını koymadan önce böyle bir protestoya katılmak neden aklınıza gelmiyordu, diye bir şeyi sormayacağım. Şunu soracağım: Soma’da ölen iki katı fazla sayıdaki işçi için de bir protestoya katılmayı düşündünüz mü hiç? Van minutçu Başbakan da esip gürlüyor, yahu bunda esip gürleyecek ne var ölüm savaşın fıtratında var, de geç. Ya da Filistinli masum insanların ölümüne de “kader” de geç. Kendi topraklarında iktidara geldiğinden bu yana binlerce işçinin iş kazalarında ölmesi karşısında “kader” de. Mısır’da ölen için ağla, İsrail’de ölen için atıp tut. Bu kadar insancılsan aha burnunun dibinde insanlar ölüyor, onlar için bir şeyler yap. Öyle çıkıp da İsrail’e van minüt diyip dayılanmakla olmaz bu işler. Sen tut askerî ticarî hiçbir anlaşmayı askıya alma, dahası Türkiye’nin, İsrail’in OECD üyeliği için yıllardır devam eden vetosunu kaldır, dahası Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nda da İsrail’i kolla. Henüz AKP’ye katılmadan önce Numan Kurtulmuş, İsrail’in OECD üyeliği karşısında AKP Hükümeti tarafından kaldırılan vetonun İsrail’in kazandığı en büyük diplomatik zafer olduğuna dikkat çekmişti. Bakalım geçmişte Kurtulmuş ne demiş: “BM'nin Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu'nda, İsrail'in nükleer kapasitesi var mı yok mu diye oylama yapıldı. Ne yazık ki Türk delegasyonu orada çekimser kaldı. Hani One Minute'ti. 'Dur bakalım, senin nükleer silahların var' desene. Bunu diyemedi. İsrail'in bilinen 30 binin üzerinde nükleer silahları var. Böyle bir konuda çekimser kalmak ben dünya siyasetinde yokum demektir. Türkiye yokum dedi. İsrail yanlısı karar verdi. 9 ayda dilimde tüy bitti, geçtiğimiz yıl Mayıs ayında, Türkiye İrsail'in OECD üyeliğini onayladı. Yapmayın dedim. Veto ettiğimiz takdirde İsrail'in üye olması mümkün değil. İsrail 1967 savaşlarından beri en büyük diplomatik zaferini Türkiye sayesinde kazandı." Ek olarak şunu da belirteyim bu iki olay da Erdoğan’ın “van minıt show”un dan sonra yaşandı. Yani Albayrak’a tavsiyem İsrail’i protesto edecekse önce gitsin de babasına bir iki çift laf söylesin. Korkma sen onun öz möz kızısın. Bizi dövdürdüğü, coplattığı, biber gazına boğduğu gibi muamele etmez sana.
         Bunları bırakalım ABD Savunma Dergisi olarak bilinen Defense News’in İsrail’in Demir Kubbe hava savunma sistemini test ettiğini bu testler sonucunda sistemin Türkiye’de bulunan Kürecik Radar Üssü ile entegre halde çalıştığını yazdı. Daha bitmedi Kürecik’teki üste İsrailli askerler de görev yapıyor. Sen tut İsrail’in katliamlarına hem ortak ol hem de millete göstermelik esip gürle.  
        Buradan şunu da söyleyeyim İsrail komşusundaki insanları öldürüyor bu elbette utanmaz ve hayasızca bir davranış. Diğer taraftan İsrail’le işbirliği içerisinde olanlar da kendi vatandaşlarını öldürüyor. Yurt dışında İsrail’in Filistinlileri öldürmesine izin verenler yurt içinde de işverenlerin işçileri katletmesine göz yumuyor. İşte yüzlerce ölü, kimmiş İsrail dölü?