İslam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İslam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Nisan 2016 Pazar

HOMOFOBİK DEMOKRAT



Önüne yatma ardına yatma gibi saçma sapan bir kavga sürüp giderken önemli bir şey görmezden geliniyor. Bu şey bir grup insanın hayatıyla ilgili, gerçi bazıları onları insandan saymıyor ama ben onların da en az bizim kadar insan olduğundan eminim.

Bıraktığımız değil de ondan önceki çarşamba günü Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Adalet Komisyonu’nda Cezai Konularda Uluslararası Adli İşbirliği Kanunu Tasarısı tartışıldı. Türkiye’ye sığınan bir kişinin iadesi talep edildiğinde “ırkı, etnik kökeni, dini, vatandaşlığı, belli bir sosyal gruba mensubiyeti veya siyasi görüşleri nedeniyle bir soruşturma veya kovuşturmaya maruz bırakılacağına veya cezalandırılacağına ya da işkence veya kötü muameleye maruz kalacağına dair kuvvetli şüphe sebeplerinin bulunması durumunda iadesinin reddedilmesi ” şeklindeki kanuna HDP Van Milletvekili Bedia Özgökçe Ertan, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliğinin eklenmesini talep etti. Ertan, Türkiye’ye sığınan bir kişinin iadesi talep edildiğinde “ırkı, etnik kökeni, dini, vatandaşlığı, cinsel yönelimi ve cinsiyet kimliği, belli bir sosyal gruba mensubiyeti veya siyasi görüşleri nedeniyle bir soruşturma veya kovuşturmaya maruz bırakılacağına veya cezalandırılacağına ya da işkence veya kötü muameleye maruz kalacağına dair kuvvetli şüphe sebeplerinin bulunması durumunda iadesinin reddedilmesi” gerektiğini belirtti.

Adalet Bakanı Bekir Bozdağ ise Hükümet olarak bu önergeyi asla kabul etmeyeceklerini belirtti. “Tabii, cinsel yönelim konusunda da ilgili önerge gelecek ama biz Hükümet olarak ona katılmıyoruz. Yani bizim siyasi tavrımızdır bu, muhafazakâr demokrat bir parti olarak bu konudaki yaklaşımımız çok nettir. Diğer partiler farklı yaklaşabilir, mesela HDP, onlar farklı. İleride bir gün HDP ve CHP hükümet olursa onlar getirir ama biz getirmeyeceğiz.”

Bu ifadeler inanılır gibi değil. Bir kere eşcinsellik pek çok ülkede suç. Filistin, Bahreyn, Lübnan, Türkmenistan, Kuveyt, Libya, Mısır, Umman, Suriye ve Bangladeş’te eşcinsellere hapis cezası var. Bangladeş’te bu hapsin süresi müebbed (yani ömür boyu); Cezayir, Fas, Malezya, Katar gibi ülkelerde sadece hapis de yetmiyor hem hapis, hem para, hem de kırbaç cezası var. Yemen, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, İran, Nijerya, Pakistan ve Sudan gibi ülkelerde ise eşcinseller ölüm cezasına çarptırılıyor. Hem de idam yöntemleri insanın kanını donduracak cinsten kiminde adamı gırtlağından asarak boğma, kiminde kafayı kılıçla kesme, kiminde taşlaya taşlaya öldürme.

Yani örnek verecek olursak Arabistan’dan bir eşcinsel kafasının kesileceğini anlayınca Türkiye’ye kaçsa ve Arabistan bu kişiyi öldürmek için istese eğer kanun HDP’nin kabul ettiği şekilde yasalaşırsa Türkiye bu kişiyi iade etmez ( ki doğru olan da budur; çünkü insanların cinsel yönelimi yüzünden öldürülmesi boyu, kilosu ya da ten rengi yüzünden öldürülmesi gibi bir şeydir ). Eğer kanun AKP’nin istediği gibi yasalaşırsa Türkiye tabii canım kardeşim al şunu da kafasını bir güzel kes, diyerek bu kişiyi iade eder. İşte kanunun bu şekilde yasalaşmasını isteyen Bozdağ bunun gerekçesi olarak da çok çok ilginç bir şekilde “muhafazakâr demokrat” olmalarını gösteriyor. Bir kere “demokrat” bir grup sırf cinsel yönelimi yüzünden bir insanın öldürülmesini onaylamaz, “homofobik demokrat” olmak nasıl bir garebttir anlayabilen var mı? Hem homofobiğim, hem eşcinsellerin öldürülmesini onaylıyorum hem de demokratım (?) Allah aşkına böyle bir şey mümkün mü? Daha önce de söylemiştim, hem muhafazakâr hem de demokrat olmak diye bir şey söz konusu olamaz. İşte haklı çıktım. “Doğal lideriniz” kadın ve erkek evlenmemişse aynı evde oturamaz, der; üç çocuk doğurun yok yok iyisi mi siz beş çocuk doğurun der, saat 21’den sonra içki içmeyi yasaklar, üniversitelerde alkollü içki satışını yasaklar, Kadıköy’de vapurdan inen “değerlerimize aykırı giyinmiş” kadınları kızları diline dolar, bakanınız dekoltesi yüzünden sunucuyu işinden kovdurur. Sonra da kalkar kimsenin yaşam tarzına karışmıyoruz dersiniz. Yahu daha nasıl karışacaksınız?

Ayrıca ne demek “Diğer partiler farklı yaklaşabilir, mesela HDP, onlar farklı. İleride bir gün HDP ve CHP hükümet olursa onlar getirir ama biz getirmeyeceğiz” insan haklarıyla ilgili hele de yaşam hakkıyla ilgili bir konuda hangi taraftan olursam olayım aynı şekilde yaklaşmalıyım. En çok oyu aldım, iktidar oldum diyip de her canımın istediğini yaparım, hukuku ayaklar altına alırım demekten ne farkı var bu ifadenin? Benim daha çok adamım var ve ben bu kanunu keyfim istediği gibi geçireceğim, onlar iktidar olsun onlar keyfi istediği gibi geçirsin. Evrensel değerler umrumuzda bile değil, şeklinde bir yaklaşım olur mu hiç? Evrensel hukuk değerleri iktidara kim gelirse onun keyfine mi kalmış? Hukukla ilgili konularda çoğunluğun oyu mu önemlidir evrensel değerler mi önemlidir? Ne yani biri hırsızlık yapsa ona ceza verilip verilmemesi için oylama mı yapılıyor yoksa kanun hükmü ve evrensel değerler mi baz alınıyor?

İleri demokrat mısınız, muhafazakâr demokrat mısınız artık kendinize her ne diyorsanız şunu bilin ki demokrat bir insan eşcinsel olmadan eşcinsellerin, Kürt olmadan Kürtlerin, Alevi olmadan Alevilerin haklarını korur ve korumalıdır. Selam olsun tüm hakiki demokratlara, selam olsun tüm güzel insanlara!

20 Şubat 2015 Cuma

Algı yönetimi (P. R.)

Geçen yaz İsrail'in bir ay kadar süren saldırılarında 1.500 Filistinli Müslüman öldü. Tekrar ediyorum bir ayda 1.500. Kesinlikle vahşetti, kabul edilemezdi. İslam dünyası ayağa kalktı, nümayişler yapıldı. Olması gereken de buydu, buraya kadar bir anormallik yok. Geride bıraktığımız ocak ayı içinde ise Nijerya Baga'da Boko Haram denen örgüt ne yaptı söyleyeyim mi? 2000 kişiyi tek bir saldırıda katletti. Yalnız bu 2000 bir aylık toplam sayı değil. Sadece tek bir saldırı sonucu Baga'da 2000 Müslüman öldürüldü. İslam aleminden çıt çıkmadı. Şimdi Afrika'yı bırakıp biraz yukarı çıkalım. Ortadoğu'da İŞİD'in öldürdüklerini artık sayamıyoruz. İŞİD'in birkaç yılda öldürdüğü Müslüman sayısı İsrail'in öldürdüklerini üçe beşe değil yirmiye otuza katlar. Ayrıca İsrail mermiyle, bombayla öldürüyor. İŞİD bıçakla kafa kesiyor, diri diri yakıyor. En insanlık dışı, en aşağılık işkencelerle öldürüyor. Gel gör ki yine Müslümanlardan ses yok. Algı yönetimi nedir, PR (Public Relations) nedir? Algı yönetimi işte budur. Bunun tanımını yapmak yerine yukarıdaki örneği verdim. Öyle sanıyorum ki algı yönetimini hiçbir tanım yukardaki örnek kadar iyi açıklayamaz. Şimdi eğer bilmeyen varsa "algı yönetimi"nin ne olduğunu sanırım anlamıştır.
Tekrar ediyorum kesinlikle İsrail'i savunmak gibi bir niyetim yok. Mesele insanların ölmesi mi yoksa kimin öldürdüğü mü? Öyle görünüyor ki mesele masum insanların ölümü değil; mesele insanları kimin öldürdüğü. İslam alemi artık kendine bir çeki düzen vermeli, Yahudi ve Hristiyan katillere gösterdiği tepkiyi Müslüman katillere de göstermeli. Gazze'de öldürülen Sünni Müslümanlar için hissettiği duyguları Suriye'de öldürülen Nusayrıler, Ezidiler; Irak'taki Şiiler için de hissetmeli. İsrail Gazze'ye bomba attığında hissettikleriyle El Qaide'nin Londra metrosuna yaptığı bombalı saldırı sonucu hissettikleri farklı olan varsa naçizane tavsiyem şöyle bir kendini yoklasın.

27 Temmuz 2014 Pazar

NİYE KAÇIYORSUN ULAN İSMAİL DÖLÜ!



Erdoğan Soma’ya gittiğinde protesto edilmişti, bazı vatandaşlar Erdoğan’a yuh çekmişti. E sen kanun çıkarır da maden işletmelerinin ruhsat yetkisini kendi üzerine alırsan, bir de üstüne ölümlü kazalar daha önce de olduğu halde muhalefetin soruşturma, araştırma önergelerini reddediyorsan elbette protesto edilirsin. Ya ne olacaktı? Ay çok güzel öldürdünüz bizi, amcamızı, babamızı. Allah razı olsun, lütfen bununla kalmasın. Durmak yok, öldürmeye devam mı diyeceklerdi? Neyse orada Erdoğan kendisine yuh çeken bir vatandaşı korumalarının arkasına saklanıp, korka korka yumruklarken üstüne bir de erkeklik taslamış “Nereye kaçıyorsun ulan İsrail dölü!” demişti. Belki yumruğu yiyen de “Erkeksen korumalarını bırak da karşıma tek başına çık Gürcü dölü!” diye cevap verebilirdi ama yapmadı. Ben “İsrail dölü” diye ırkçı bir ifade kullanmayacağım. Zaten İsrail Filistin’i bombalarken binlerce “İsrail dölü” İsrail devletini kınıyor, protesto ediyorken bunu yapmam etik de olmaz. Nasıl ki burdaki hükümetin IŞİD’i ve katliamcıları desteklemesini T.C. vatandaşlarına maledemezsek İsrail Hükümetinin çirkin uygulamalarını da tüm İsrail vatandaşlarına maledemeyiz. Ama hafızamızı da tazelemek adına “İsmail dölü” diyebiliriz. Pekii nereye kaçıyor, niye kaçıyor bu İsmail dölü?
Bildiğiniz gibi bazı polisler 17 Aralık’ta yüksek rakımlı tepelerde oturan bazı kişilerin boyuyla beraber b.ka battığını bize göstermişti. Hükümet yolsuzluk yapanların değil, yolsuzluğu araştıran polis ve savcıların peşine düşmüştü. Erdoğan sadece evdeki Euroları değil, operasyona bakan polis ve savcıları da sıfırlamış, onu bunu sağa sola sürmüş operasyonu güzelce engellemişti. Bu da kesmedi şimdi 17 Aralık’taki hırsızlığı araştıran tüm polisler gözaltında suçları hırsızlığı engellemeye çalışmak.
Gözaltına alınan polislerin durumunu takip etmek için Çağlayan'daki İstanbul Adalet Sarayı'na giden CHP İstanbul Milletvekili Mahmut Tanal, sorguya ne zaman devam edileceğini öğrenmek için sanık avukatlarıyla beraber Yargıç İslam Çiçek’in odasına giriyor. Gerisini Tanal’dan dinleyelim: “Avukatlarla beraber sorgu yargıcının odasına gittik. Ne zaman sorguya devam edeceksiniz, ne zaman duruşma başlayacak diye. 'Buradaki Emniyetçiler ile toplantı halindeyim' dedi. Bir yargıç, bu soruşturmayı yürüten Emniyet Müdürü ile görüşemez. Görüşürse suç işlemiş olur. Onun tesirinde kalmış olur. Bizzat bu soruşturmayı başlatan İl Emniyet Müdür Yardımcısı ile toplantı yapmanız suçtur, dedik. O arada sorgu yargıcı, 'İsmail kaç' dedi. Hukuk devletinde yargıç birine 'Kaç' diyorsa, orada haydut devlet vardır." Rezilliğe bakar mısınız: “İsmail kaç!” İsmail kaçıyor arkasından avukatlar koşup yakalamaya çalışıyor, tam rezalet. Haberlerde de izledik. İlkokul çocukları olurdu ya hani okulun koridorlarında haldır huldur koşarlardı aynen o vaziyet İsmail önde koşuyor avukatlar arkada. “Kaç İsmail, kaç!”
Bu rezillikten sonra İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Hadi Salihoğlu kaçan İsmail’in Terörle Mücadele Şubesi'nde çalışan bir polis memuru olduğunu , sorgu hakiminin güvenlik sağlaması yönündeki yazılı talebini aldığını söyledi. Buna inanacak kadar salak olduğumuzu mu düşünüyorsunuz savcı bey? Bu sözleriniz neyi kanıtlıyor? İsmail’in soyadı ne? Onu bile açıklamamışsınız. Peki madem öyle bu kişi madem yasal bir şey yapıyor hakim neden İsmail’e “Kaç İsmail!” dedi. Haydi hakim bunu yaptı eğer ortada bir kirli iş dönmüyorsa İsmail niye kaçtı? Neden kaçmaya gerek yok ki hakim bey ben sizden yazılı talebinizi alıyorum, demedi? Çünkü ortada kaçmasını gerektirecek bir şey vardı.
Bir de Erdoğan bir stadın açılışında gösteri maçı yapmış da 15 dakikada üç gol atmışmış. Allah aşkına haberlerde izleyemeyen internetten mutlaka izlesin hiç kimse ayağından topu çalmaya cesaret edemiyor, onu bırak kimse karşısına bile çıkmıyor, önü bomboş kaleye doğru koşuyor ve kaleci topu engellemeye çalışmıyor. Bakıyor ki Erdoğan geliyor kaleci resmen hareketsiz duruyor ve golü yiyor. Aynı çok küçükken kumandasız televizyonda izlediğim Kaddafi’nin maçı gibiydi. Diktatör oluşu da Kaddafi’ye benziyor, maçı da Kaddafi’nin maçına, etrafındaki yalakalar da Kaddafi’nin etrafındaki yalakalara benziyor. Böyle devam ederse sonu da Kaddafi’nin sonuna benzeyecek.

23 Ağustos 2011 Salı

MUHAMMED-ÜL EMİN

Şimdi bir soru "mutemed" ne demek? Temel anlamı kendisine inanılan güvenilen itimat edilen demek. Diğer yan anlamı ise herhangi bir kuruluşta parasal işlere bakan bir yerden bir yere nakit para aktarılacağında bunun transferini yapan kişidir.

Muhammed'in "el emin" ünvanına gelirsek temel anlamı inanılır, güvenilirdir. Yan anlamı ise emanetçidir. Muhammed ticaret erbabıydı. Başkasının kervanlarına da komuta edebilirdi, başkasının mallarını da satar komisyonunu alırdı. Yani insanlar ona mallarını emanet ederdi. Muhammed-el emin ise inanılan Muhammed değil Emanetçi Muhammed'di. Bu nasıl inanılan, güvenilen biridir ki öz amcası EbuTalib'i bile inandıramamıştır.

28 Ocak 2011 Cuma

İçki Yasağı

AKP sürekli hak ve özgürlüklerden dem vururken kendi işine geldiğinde hak ve özgürlükleri zerre kadar umursamıyor. Bunu da çok kurnazca yapıyor. Halkın dinî duygularını istismar ederek… Yasaklar ve mecburiyetler dine dayandırılırsa halkın özgürlüğünü çok rahat ihlal edersiniz. Söz gelimi limonata tüketmenin karşısına yasal engeller ve kısıtlamalar çıkarın kıyametler kopar; lâkin aynı durum alkollü içkiler için yapıldığında pek gür bir ses çıkmıyor. Ya da bir mahallede her hafta Cuma günü belli bir saatte o mahalledeki parkta toplanmayı zorunlu hâle getirin, herkes karşı çıkar; ama bir de Cuma namazına gitmeyi mecburî hâle getirin bakalım kaç kişi itiraz edebilecek.

İşte AKP bunun farkında ve alkol tüketimine yönelik keyfî sınırlamalar getiriyor. Gençlere yönelik konser ve festivallerde içki satışı olmayacak. Alkollü içkiler bedelsiz, hediye, ödül, eşantiyon veya promosyon olarak dağıtılamayacak. 20 cl ve altında bulunan alkollü içkiler bakkal, market, kuruyemişçi ve büfe gibi yerlerde satılamayacak. 24 yaş altına alkollü içki satılamayacak…

Başbakan, alkol yasağıyla ilgili konuşurken şu sözleri sarf etti: “Af edersiniz, trafik polisleri, trafik kazalarında yakaladıkları kimler, bu kazalarda yakaladıkları kimler? ... Bunların yaptıklarını ölümle mi yaralanmayla mı ödeyeceğiz?” Erdoğan bu sözleriyle trafik kazalarının sorumlusu olarak “alkol tüketimi”ni işaret ediyor. İçkili araç kullanmanın bâzen trafik kazalarına neden olduğu bir gerçek. Ama içki içen biri direksiyon başına geçmedikten sonra kimsenin de onun içkisine karışmaya hakkı yoktur. Ayrıca zaten alkollüyken taşıt kullanmak da yasak, bu tuhaf ek yasakların trafik kazalarını önlemeye yönelik bir tarafı yok. Hem “Bu kadar düşünceli iseniz, insanlar kazalarda ölmesin diye alkol tüketimini kısıtlıyor iseniz neden silah ruhsatı alma yaşını 18’e indirmeye kalktınız? Neden bir kişiye beş çeşit silah bulundurma hakkı vermeye kalkıştınız?” diye de sorarlar hani. İnsanlar en ufak bir şeyde az mı silaha sarılıyor bu ülkede? Görüldüğü gibi AKP’nin toplumun yararına bir şeyler yapmak gibi bir derdi yok. Amaç bir tür yaşam tarzını dayatmak, ortamı daha muhafazakâr hâle getirip İslamî motifleri kullanarak oy toplamak.

Başbakan Yardımcısı ve Devlet Bakanı Bülent Arınç’a İzmir’de içki yasağı soruluyor. Bakalım Arınç ne diyor: “Hayat içkiden, seksten ibaret değil.” Ne demek oluyor şimdi bu? Bunun bu saçma yasaklarla ne alakası var? Sana “Hayat neyden ibaret?” ya da “Hayat neyden ibaret değil?” diye soran mı oldu? İçki yasağına tepki gösterenler için hayat içki ve seksten mi ibaret yani? Ayıp denen bir şey var. Bu laf bir başbakan yardımcısına yakışıyor mu hiç? Ha bu arada
başbakan en ufak fırsatta herkese “En az üç çocuk yapın.” diyip duruyor. Diğer taraftan yardımcısı “Hayat seksten ibaret değil.” diyor. Af edersiniz ama üç çocuğu da leylek getirmiyor hani… Siyasî iktidarın demeçleriyle, uygulamalarıyla halkın taa yatak odasına kadar girdiği bir ülkedeyiz ve AKP kanadından hâlâ “Kimsenin yaşam tarzına müdahale etmiyoruz.” gibi tuhaf sesler çıkabiliyor.

Merak eden varsa şahsım içki içmem, ağzıma dahi sürmem. Ama içene de karışmam, karışılmasını da doğru bulmam. İsteyen başkasına zararı olmadığı sürece istediğini içer. Erdoğan ne buyuruyor: “İsteyen istediği kadar içiyor. Aksırıncaya tıksırıncaya kadar içiyorlar.” Yahu bir başbakan içki içen vatandaşları böyle aşağılar, onlara bu şekilde hakaret edebilir mi? Ne ayıp şey! Ayrıca Erdoğan bu “aksırıncaya tıksırıncaya kadar” sözlerini Tevfik Fikret’in “Han-ı Yağma” şiirinden almış. Fikret ne diyor: “Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin, / Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin.” Kimlere diyor bunu Fikret içki içenlere mi? Yoo, hayır. Deniz Feneri olayındaki gibi halkı soyanlara… Hani unutkan olanlara hatırlatalım bir numaralı sanık Akman: “Başbakan arkamda.” diyip istifa etmek yerine dokunulmazlık zırhının arkasına saklanarak yargıdan kaçmıştı. Deniz Feneri dedim de aklıma başka sorunlar da geldi… Gıda fiyatlarındaki artış, TEKEL işçileri, Tuzla’daki ölümlü iş kazaları, salıverilen Hizbullahçılar… Ama bunlar önemli değil, iktidara gündem lazım. Önemli olan ne? Kars’taki heykel ucube mi, değil mi; içki satılsın mı, yasaklansın mı? Eeee ne diyorlardı: “Durmak yok, yola devam.”

23 Ağustos 2009 Pazar

MUHAMMED KURAN'I NASIL YAZDI?

Muhammed’in vahiy kâtipliğini yapanlar genellikle eski Hıristiyan ve Yahudilerdi. Bunlar Muhammed’e kendi dinlerine dair her şeyi öğretirdi. Bunlardan, Bel'am, Yeiyş, Abisâ, Yesara, Cebra, Selman Farisi, Abdullah bin Selam en bilinen yardımcılarıdır. Muhammed’in ayrıca ticaret yaptığını Suriye’ye gittiğini kervanlara komuta ettiğini ve gezip gördüğü yerlerde de din alimlerinden çok şey öğrendiğini de düşünürsek onun eski mitolojilere değişik dinlere aşinalığı olduğunu fark edebiliriz. Zâten Mekke ahalisi de bunun farkındaydı. Muhammed’in Allah’tan indiğini iddia ettiği Kuran ayetlerine eskilerin masalları diyorlardı ki bu Kuran’da da yazar:

ENFAL SURESİ : 31 Ayetlerimiz onlara okunduğunda şöyle derler: "Tamam, işittik. İstersek bunun gibisini elbette ki söyleriz; öncekilerin masallarından başka şey değil ki bu!"

FURKAN SURESI : 5 Dediler ki: "Öncekilerin masallarıdır bu. Birilerine yazdırdı onu. O ona sabah-akşam birileri tarafından yazdırılıyor."

Şimdi bir de Nahl 103’e bakalım: And olsun ki: 'Ona elbette bir insan öğretiyor' dediklerini biliyoruz. Kast ettikleri kimsenin dili yabancıdır, Kuran ise fasih Arapça'dır.

Elmalılı’nın Nahl 103 tefsirinden yaptığım alıntıya da bakalım:
Mekke'de Amir b. Hadra'mî'nin "Cevrâ" veya "Yeîyş" adında Rum asıllı bir kölesi varmış, okuma-yazma bilirmiş ve kitap ehli imiş. Herkesi İslâm'a davet eden Allah'ın elçisi bazen Merve'de onu meclisine alır konuşurmuş. Kureyş müşrikleri buna kızar, Kur'ân'ı Muhammed'e bu hıristiyan öğretiyor diye alay etmek isterlermiş. Bir de Cebrâ ile Yesâra adlarında iki Rum, Mekke'de kılıç yaparlar, aynı zamanda Tevrat ve İncil okurlarmış, Hz. Peygamber arasıra bunlara uğrar, okuduklarına rast gelirse dinlermiş. Bazıları da bunu bahane etmek istemişler. Bir de Huveytıb b. Abdü'l-'Uzzâ'nın kölesi Abisâ kitaplara sahib imiş, müslüman olmuş, bunu gören müşrikler, "İşte Muhammed'e bu öğretiyormuş" demeğe kalkışmışlar. Bir de Selmân-ı Fârisî'den bahsedilmiştir.

İşte Nahl 103’te Muhammed Kuran’ı bu kişilerden öğrendikleriyle yazdırdığını inkâr ediyor ve Rumların dilinin yabancı olduğunu oysa Kuran’ın Arapça olduğunu söylüyor. İyi güzel de bu adamlar hiç Arapça bilmese bile yıllarca Kervanların başına geçen Rumlarla ticaret yapan Muhammed Rumca bilmiyor muydu? Üstelik tefsirde Muhammed’in Yeiyş ile konuştuğu ve Cebrâ ile Yesâra’nın Kuran ve Tevrat okumalarını dinlediği yazılı. Muhammed herhalde okunanları anlıyor ki gidip dinliyor. Temel alınan kaynağın da bir Müslüman tarafından yazılmış olan tefsir olduğuna dikkati çekeyim.

Abdullah b. Selâm, Medine Yahudilerinin ileri gelen âlimlerinden biri idi. Büyük bir âlim olan babası Selâm'dan birçok şeyle birlikte, Tevrat'ı ve tefsirini de öğrenmişti. Şimdi İslami bir siteden yaptığım alıntıya bakalım:
Medîne'de bir takım Yahûdî topluluğu Resûlullaha gelerek dediler ki:

- Senin getirdiğin dinde recm var mıdır?

Resûlullah efendimiz de onlara sordu:

- Recm cezâsı hakkında Tevratta ne yazıyor?

- Tevratta recm cezâsı yoktur.

Abdullah bin Selâm Yahûdîlere dedi ki:

- Yalan söylüyorsunuz! Tevratta recm âyeti vardır.

Bunun üzerine Tevratı getirip açtılar. Yahûdîlerden birisi elini recm âyetinin üzerine koyarak bundan önceki ve sonraki âyetleri okumaya başladı. Abdullah bin Selâm ona:

- Elini kaldır! dedi.

O da elini kaldırınca recm âyeti göründü. O zaman Yahûdîler dediler ki:

- Ey Muhammed! Abdullah bin Selâm doğru söyledi. Tevratta hakikaten recm âyeti vardır.

Bayağı ilginç Muhammed cevap vermek yerine neden Tevrat’ı soruyor, bu bir kenara Muhammed’in hemen yanında olan kişilerden biri Abdullah bin Selam’ın Tevrat bilgisinin ne kadar iyi olduğunu da görüyoruz. Abdullah bin Selam da babası gibi din alimi bir Yahudi’ydi.

Selman Farisi ise önce Zerdüşt bir İranlıydı daha sonra Hıristiyan olmuştu en sonunda Müslüman olan Selman’ın Muhammed’e çok faydası dokunmuştu. Zerdüştçülük dininin peygamberi Zerdüşt’ün de tıpkı Muhammed’in miracı gibi kalbini yıkayan bir melekle göğe yükseldiğini hatırlatmakta fayda var. Selman Zerdüşt dinini ve Hıristiyanlığı çok iyi bilirdi. Bilgisi ve ilmiyle çokça övülen Selman’a ve ekibin diğer üyelerine Muhammed çok şey borçludur.

16 Nisan 2009 Perşembe

İSLÂM'DA KÖLELİK MEŞRUDUR

Kölelerle ilgili hükümler Kuran'da pek çok yerde geçer ama hiçbirinde kölelik kurumunu ortadan kaldırmak gibi bir şey söz konusu değildir.

BAKARA SURESİ / 177, BAKARA SURESİ / 178, BAKARA SURESİ / 221, NİSA SURESİ / 92, MAİDE SURESİ / 89, TEVBE SURESİ / 60, MÜ'MİNUN SURESİ / 47, NUR SURESİ / 32, NUR SURESİ / 33, ŞUARA SURESİ / 22, ZÜMER SURESİ / 29, MÜCADELE SURESİ / 3, BELED SURESİ / 13

Nahl suresinde bakınız Allah ne buyurmuş:
"Allah, hiçbir şeye gücü yetmeyen ve başkasının malı olan bir köle ile, kendisine verdiğimiz güzel nimetlerden gizlice ve açıkça sarfeden kimseyi misal gösterir: Hiç bunlar eşit olur mu? Övülmeğe layık olan Allah'tır, fakat çoğu bilmezler.(NAHL - 75)"

İman etmedikleri sürece Allah’a ortak koşan kadınlarla evlenmeyin. Allah’a ortak koşan kadın hoşunuza gitse de, mü’min bir cariye Allah’a ortak koşan bir kadından daha hayırlıdır. İman etmedikleri sürece Allah’a ortak koşan erkeklerle, kadınlarınızı evlendirmeyin. Allah’a ortak koşan hür erkek hoşunuza gitse de; iman eden bir köle, Allah’a ortak koşan bir erkekten daha hayırlıdır. Onlar ateşe çağırırlar, Allah ise izniyle, cennete ve bağışlanmaya çağırır. O, insanlara âyetlerini açıklar ki, öğüt alıp düşünsünler.(Bakara-221)

Bu da bir başka incisi Kuran'ın iman eden köle bile olsa hür olan müşrikten daha hayırlıdır derken bile kölelere karşı zımnen bir aşağılama olduğu ortada. Evet bazı sureler köle azat etmeyle ilgili ama bunlar tutulamayacak bir yemin karşılığında veya bir günahın kefareti vb. karşısında dır. Yani köleliği kaldırma amacı güdülmemiştir. Kaldı ki Muhammed bizzat kendisi köle satın almıştır, hediye etmiştir.

Hadislere de bakarsak köleliği kaldırmak şöyle dursun İslam'ın bu köleci düzeni daha da bir sağlamlaştırmaya hizmet ettiğini görürüz. Mesela Muhammed ve Allah kölelerin kaçmasını istemezler. Sahibi en ağır işlerde çalıştırsa da sövse de dövse de köle kaçmamalıdır. Sahibine itaat etmelidir tıpkı musibetler karşısında Allah'a isyan etmeyen hatta haline şükreden kul gibi olmalıdır. Hatta sahibinden kaçan kölenin namazı kabul olmuyor.
Fasıl : AZAD MÜDEBBER KILMA; MUKATEBE VE KÖLE İLE MUSAHABE
Konu : Köleyle Musahabe Ve Muamele Adabı
Ravi : Cerir
Hadis : Resulullah (sav) buyurdular ki: "Hangi köle kaçarsa, bilsin ki ondan zimmet (garanti) kalkmıştır, dönünceye kadar namazı kabul edilmez."
HadisNo : 4163

Fasıl : NAMAZ BÖLÜMÜ
Konu : İmamın Vasfı
Ravi : Ebu Ümame
Hadis : Resulullah (sav) buyurdular ki: "Üç kişi vardır ki, onların namazları kulaklardan öte geçmez: 1) Dönünceye kadar, kaçan köle. 2) Geceyi, kocası kendisine dargın olarak geçiren kadın. 3) Kavminin nefret ettiği imam."
HadisNo : 2801



Hatta köle efendisine itaat etmeli ki Cennet'e girsin. Efendisini hoşnut etmeyen köle Cennet'e de giremiyor.
Fasıl : KIYAMET VE KIYAMETLE İLGİLİ MESELELER BÖLÜMÜ
Konu : Cennetlikler Ve Cehennemlikler
Ravi : Ebu Hureyre
Hadis : Resulullah (sav) buyurdular ki: "Bana cennete giren ilk üç kişi arzedildi. Bunlardan biri şehid, biri iffetli olan (ve azla yetinerek) iffetini koruyan, biri de Allah'a ibadetini güzel yapan ve efendilerine hayırhah olan bir köle idi."
HadisNo : 5140


Efendinin işini hizmetini iyi görsün diye Allah köleyi bile bir ibadetten muaf tutmuştur ki köle önce efendiye hizmet etsin.
Fasıl : NAMAZ BÖLÜMÜ
Konu : Cuma Namazının Fazileti Vücubu Ve Ahkamı
Ravi : Tarık İbnu Şihab
Hadis : Resulullah (sav) buyurdular ki: "Cuma namazı, dört kişi hariç geri kalan her müslüman üzerine cemaat içinde yapması gereken vacib bir hakk`dır. Cumadan istisna edilen bu dört kişi şunlardır: köle, kadın, çocuk ve hasta."
HadisNo : 2853


Hatta Allah'ın kulu üzerindeki hakkı gibi efendinin köle üzerinde hakkı var. Efendinin onayını almayan köle evlenirse nikahı geçersiz oluyor.
Fasıl : NİKAH BÖLÜMÜ
Konu : Veliler Ve Şahidler
Ravi : Cabir
Hadis : Resulullah (sav) buyurdular ki: "Hangi köle, efendilerinin izni olmadan evlenirse zanidir."
HadisNo : 5655

16 Şubat 2009 Pazartesi

İSLAM'I ORTAYA ÇIKARAN KOŞULLAR

İslam’ın nasıl büyüyüp geliştiğini, savaşlar ve yağmalar sonundaki ganimetlerin İslam’ı nasıl güçlendirdiğini hatta ekonomik durumu feodalizme çevirerek üretici güçleri geliştirip Müslümanları dönemin en ileri, en zengin ve en güçlü devleti haline getirdiğini biliyoruz.

Peki İslam ve Muhammed nasıl ortaya çıktı? Muhammed diye bir adam mağarada hayal gördü ve şimdi 1 milyardan fazla insan ona inanıyor… Bu mudur? Elbette hayır. İslam’ı ve Muhammed’i ortaya çıkaran bazı koşullar var olaylar var. O zamanki Arap toplumundaki bu değişiklikler bazı peygamberler ortaya çıkardı. Bazı şairler çıkıp peygamberlik iddiasında bulundular. İçlerinden Muhammed değil de bir başkası da galip gelebilirdi ama durum çok da farklı olmazdı o halde sorun Muhammed değil. Sorun Arap yarımadasında o çağda yeni bir dinin doğup güçlenip gelişmesine yol açan koşullar. Bu insanlar nasıl ve neden din etrafında bir araya gelmiş?

Eski zamanlarda siyasi otorite ve dini otorite atbaşı beraber giderdi. Bu yalnız Araplarda böyle değildi herkeste her millette böyleydi. Eski Türklerden örnek verelim. Hükümdar ailesinin kanı kutsal sayılırdı ve kanı dökülmezdi. Kanlarında Tang Tengri’nin verdiği bir “kut” olduğuna inanılırdı. Kanı yere akmasın diye öldürülme şekilleri genelde boğularak olmuştur. Hatta daha çok değil yüzyıl önce Osmanlı padişahı mektuplarının sonuna Halife-i Müslimin – (tüm) Müslümanların halifesi- diye imza atardı. Tabii bazı durumlarda ulviyeti ilahiliği kutsallığı iplemez insanlar. Osmanlı Padişahı Genç Osman’ın bir ara Yeniçeri ocağını ortadan kaldırma düşüncesi olmuş ve zindanda Yeniçeriler tarafından hem ırzına geçilmiş hem de testisleri sıkılarak işkenceyle öldürülmüştü. Bunlar bizim tarihten. O çağlarda insanlar gaddardı. Anlatmamın nedeni bunun iyice kavranılıp buradaki olaylara ırkçı bir şekilde yaklaşılmaması. Başka bir ırk ne ise biz de oyuz. Bugün diğer Müslüman devletlerden farklı oluşumuzu farklı jeopolitik konumumuza 1. Dünya savaşı’nın kriz ortamına ve Atatürk gibi bir dehayı ortaya çıkaran koşullara borçluyuz. Eğer Osmanlı ağır bir bunalıma girmeseydi 1. Dünya Savaşı’nda yenilmeyip de kazansaydı Atatürk devrimlerine giden yol açılmayacak ve bugün bambaşka bir ülkede yaşayacaktık. Bu vesileyle bir kez daha Atatürk’ü saygıyla anıyorum. Nazilerin de Yahudileri yakması ve altı milyon Yahudi’yi öldürerek tarihin en büyük katliamını gerçekleştirmesi daha çok değil geçen yüzyıl yaşandı. İşte Avrupa’nın göbeğindeki Almanya tarihinden bir kanlı sayfa. Düşününki 20. yüzyılda bu vahşet yaşanıyorsa geçmiş asırlarda neler yaşanmaz.

Yani her milletin tarihinde vahşet, kan ve gözyaşı vardır. Bunlar kimi zaman azdır kimi zaman artar. Ama kesin olan şu ki bu vahşet eskiden çok daha fazlaydı. Peki madem bunu doğal ve normal gördüm şu halde İslam’ı ve ortaya çıkışındaki koşulları asırlar önce insanların çok bilinçsiz olduğu zamanda dökülen kanları yapılan savaşları neden eleştireceğim? Neden İslam’a bakarken asırlar önce bu normaldi, demeyip de eleştiriler yönelteceğim? Bu bir çifte standart olmaz mı? Hayır, olmaz. Çünkü İslam’ın Allah katından indiği iddia ediliyor. Eğer bu din her şeye kadir her şeyin üstünde zamandan ve mekandan münezzeh tek gerçek tanrı tarafından indirildi ise bu dinin insanlara yaptırdıklarının sadece asırlar önce değil günümüzde de normal karşılanması gerekirdi. İşte bu yüzden yüz yıl önceki bir olaya o çağlarda olabilir derken asırlar önce olan bir olaya bugünün gözleriyle bakıyorum. Ama asırlar önce yaşamış insanları suçlayıp yargılayarak değil eleştirileri İslam dinine ve bugün İslam’ın geçerli olduğunu savunanlara yönelterek bu işi yapmak istiyorum

Arabistan’da İslam’ın doğduğu kuzey taraflarında toprak verimsizdi. Su azdı bu doğal olarak insanların birbirinden ayrı yaşayamamasını kabile türü bir örgütlenmeyi getirmişti. Suyun az olduğu yerlerde insanlar su kaynaklarına kuyulara yakın yerlerde ikame ederler. Araplar daha tam olarak köleci ekonomik düzene bile geçmiş değildi.

Toprakların verimsiz tarımsal üretimin çok düşük olması kabile üyelerinin çevresel etkiler nedeniyle bir arada yaşaması kabileler tarzında bir örgütlenmeyi meydana getirmişti. Elbette bu tarz bir ekonomik yapı adetleri gelenek ve görenekleri etkiliyordu. Mülkiyet nasıl klanın ortak malıysa suç ve cezada ortaktı. Şöyle ki bir kabileden biri bir başka kabileden birini öldürürse iki kabile aeasında savaş çıkabiliyordu ya da kan bedeli ödeniyordu ama bu diyeti ödeyen katilin bizzat kendisi değil kabilenin tümü oluyor mesela kabilenin ortak malı olan keçilerden elli tane verilmesi. Bu şekilde suçun telafisine (diyet ödeme) ya da intikam girişimine (savaş, kan davası) suçu işleyen birey değil klanın tamamı muhattap oluyordu. Kabileler arası kavgalar kaçınılmaz olarak çok fazlaydı su meselesi vb. en ufak şeyde bir kişinin şiddete baş vurması sonucu bir cinayet gerçekleşirse iki kabile hemen vuruşurdu. İlkel toplumların ortak özelliği kaynakların yeterince iyi işlenmediği ve üretimin çok ilkel olduğu bir zamanda dünyada bulunmaları nedeniyle kaynaklar yüzünden çarpışmaların çıkmasıdır hele bu Arabistan gibi kurak verimsiz bir yerse çarpışmalar daha çok ve daha şiddetli olacaktır. Bugün savaşlar azaldıysa bunun nedeni insan bilincindeki gelişme değil üretimdeki gelişmedir. Üretimdeki gelişme sonucu savaşlar azalmış ve bu da insan bilincindeki gelişmeyi sağlamıştır.

Akrabalık çok önemliydi. Klanın içinde katı bir hiyerarşi vardı. Ama ilginçtir tam bir demokrasi vardı. Klanın ortak kararıyla kabile reisi seçilirdi sonra da bu reislerin biri hepsinin başı olurdu. Kabileler genelde savaş durumunda bir araya gelirlerdi. Medine nispeten tarıma elverişliydi. Mekke’de böyle bir durumun söz konusu olmaması onları tarım ve hayvancılıktan çok ticarete itmişti. Kervanlar vardı ve bu kervanları zaman zaman yağmalayanlar oluyordu. Kervanların ve ticaretin güvenliğinin sağlanması Mekkeliler için hayati bir önem taşıyordu. Eğer ticaret yollarının güvenliği sağlanacaksa bunun mümkünatı ancak Arapları bir çatı altında toplamak ve bir devlet kurmakla mümkündü. Arapları bir araya getirecek güçte eski çağlarda olduğu gibi dindi tanrının seçilmiş kulu olmak idi.

Biraz siyasi yapıdan da bahsedelim. Kabileler halinde yaşamda kabile liderliği babadan oğula geçmezdi. Kabile lideri olacak kişi; dürüst, cesur, iyi savaşçı olmalıydı ama tabii ki kabile liderliği görevini bir ömür boyu yürütürdü kabile lideri.

Darü’n Nedve denilen bir yer vardı Mekke’de Kabe’nin yakınına kurulmuş ve kapısı Kabe’ye bakan bir binaydı. İşte Mekke’nin ileri gelenleri burda toplanır aralarında karar alır önemli konuları ticaret, savaş vb. karara bağlarlardı. Dar’ün Nedve bir bakıma bizdeki TBMM’nin vazifesini görüyordu. Şu halde henüz embriyon halinde de olsa devlete giden bir yol vardı. Nüfusun artışı ticaretin ve işbölümünün gelişmesi insanları bir devlet örgütlenmesinde bir araya gelmeye zorluyordu.

Bu Dar’ün Nedve’ye gelip görüş bildirmek için kırk yaşına gelmiş bir Mekkeli erkek olmak yeterliydi işte böyle hem kabile tarzı bir ilkel yaşam hem de çağına göre oldukça ilerici bir örgütlenme tarzı söz konusuydu. Yalnız bir şey dikkatinizi çekti mi Mekke ileri gelenlerinin toplandığı Dar’ün Nedve’ye gelmek için kırk yaş şartı var. İşte bu bize Muhammed’in peygamberlik iddiasının neden kırk yaşında olduğu hakkında bir fikir verebilir. Muhammed Dar’ün Nedve’ye girip çıkacak ve Mekke’nin saygın, zengin önemli kişileriyle ittifak yapacaktı. Bu da gösteriyor ki Muhammed’in yanında toplananlar tıpkı diğer peygamberler Museylime ve Tuleyha’nın yanındakiler gibi çıkar ilişkileri içinde bir araya gelmekteydi. Hatta Ömer ve Ebubekir gibi ileri gelenlerden iki kişi kızlarını Muhammed’e vererek bu ilişkiyi daha da perçinlemiş. Muhammed ise bir kızını Osman’a vermiş o kızı ölünce diğer bir kızını daha zenginliği dillere destan Osman’la evlendirmişti. Hatice ile evlenmesi Muhammed’e olağanüstü bir prestij ve zenginlik de kazandırmıştı. Dahası Muhammed’in akrabalarından Talha da zengindi. İşte bu zengin ve önemli kişiler İslam’ın asıl kurucularıydı. Muhammed’in yanında da diğerlerinin yanında da samimi bir inançla toplanan elbette vardı ama çoğunluk çıkar amacı güdüyordu. Uhud’da peygamberin kesin emrine rağmen okçuların yerlerini terkederek yağmaya katılması, Huneyn dönüşü ganimet paylaşımı yüzünden Muhammed’i semure ağacının altında sıkıştırıp nerde ise dayak atmaya kalkmaları dahası ona “yalancı” ve “cimri” demeleri, yanı sıra Kuran’da önce ganimetlerin tamamının sonra ise beşte birinin Muhammed’e ait olması bu çıkar ilişkisinin kanıtıdır.

Gelin bir de İslam’ın en değerli kitabı Kuran’a bakalım: “Artık vay hallerine; kitabı kendi elleriyle yazıp, sonra az bir değer karşılığında satmak için "Bu Allah katındandır" diyenlere. Artık vay, elleriyle yazdıklarından dolayı onlara; vay kazanmakta olduklarına. (BAKARA SURESİ / 79)” Demek ki bu durumdan koşulların uygunluğundan istifade etmek ve çıkar sağlamak amacıyla peygamberlik iddiasında bulunan sadece Muhammed değildi. Onlar Muhammed’e göre yalancı peygamberlerdi ama onlara göre de Muhammed yalancı ve birbirleri yalancı. Hakikatte ise hepsi aynı al birini vur diğerine!

İslam’dan önce de sizin bildiğiniz gibi Hac ve Kabe vardı. Bu Kabe’ye yine Arap yarımadasının uzak yerlerinden gelenler vardı. Amma bir usul vardı ki şu yanında yiyecek getirmek yasaktı. Yiyecekle gelmek Allah’a güvenmemek oluyordu. Günlük elbiseyle tavaf edilmezdi dışardan da elbise getirilmezdi. Peki ne yapılırdı ihram bu işe bakan aileden satın alınırdı. Neden? İslam öncesi de Allah’ın mekanı olan Kabe’ye tertemiz elbiseyle girmek gerekti. Üzerinizdeki elbiseler belki de haram işlerken de üstünüzdeydi Allah’ın evini bunlarla kirletmemeli. Peki yoksul olanlar da var mıydı tavafa gelenler arasında? Evet vardı. İhram alacak parası olmayanlar Kabe’yi çırılçıplak tavaf ederdi kadın ya da erkek fark etmez. "Peygamberin izniyle ihramdan çıkıp Mina'da bulunan kadınlarımıza yöneldik. Zekerlerimizden meni damlıyordu" (Buhari Hac/81; Müslim Hac/141) Bu hadis hem Buhari’de hem Müslim’de var. Yani sahihliği tartışılmaz demek ki Mekke’nin fethinden sonra örtünme ayetleri inmeden evvel Müslümanlar da çıplak tavaf etmiş ya da Mekke Kureyş’in kontrolünde iken Hudeybiye barışında anlaşma yapılmıştı Müslümanlara bir yıl sonra Hac için izin verilmişti. O sırada Kabe Kureyş’in kontrolünde olduğundan tavaf onların istediği gibi ihramı satın alarak ya da çıplak yapılmıştı. Ve erkekler bir sürü çırılçıplak kadını görünce de doğal olarak zekerlerinden meni damlıyordu.

Kabe ziyareti bugün nasıl büyük bir kazanç kaynağı ise o zamanlar da durum böyle idi. Kabe’de bazı hizmetler vardı ve bu hizmetlerin her birini yönetici konumunda olan aileler tedarik ederdi: Hicabe:kabe perdeciliği ve anahtarlarının korunması Sedanet: Hicabe’nin yardımcılığı Kabe kapıcılığı. Rifade: Hacılara yemek verme Sikaye: Hacılara su verme

Sikaye vazifesini Muhammed’in dedesi Abdulmuttalib, Abdulmuttalib ölünce de oğlu Ebu Talib yerine getiriyordu. Yani Muhammed’in ailesi de bu Hac işinin kaymağını yiyenlerdendi.

Peki Mekke Medine dolayları inanç olarak nasıldı? Aslında buralar inanç olarak bayağı renkli ve çeşitli idi. Medine’de önemli sayıda Musevi vardı, Mekke ekseri putperestti, putları reddeden Hanifler de vardı. Yabana atılmayacak kadar Hıristiyan Arap da vardı; bunlar Roma etkisiyle Hıristiyanlaşmıştı. Hıristiyan ve Hanif inancının bir sentezi olan Rukus inancı vardı.

Muhammed’in peygamberlik öncesi inancına gelince bal gibi de putperestti. Şimdi İslami bir kaynaktan alınan şu bilgiye bakın: “Hz. Muhammed (sav) 35 yaşında iken Kureyş'liler Kabe'nin tekrar inşasına karar verdiler. Kabe'nin yapılmasında bütün kabileler çalıştı ve yeniden yapıldı. Sıra Hacerü'l Esved taşının yerine konulmasına geldiğinde yerleştirme şerefine tüm kabileler nail olmak istemekte idiler. Aralarında anlaşamayarak ihtilafa düştüler. Bu tartışma bir kaç gün sürdü ve yaşlı bir adam şöyle bir öneri getirdi: "Mescid'e ilk giren hakem olsun." Tam bu sırada Hz. Muhammed kapıdan içeri girdi. Hepsi Muhammed Emin'dir kararı kabulümüzdür dediler. Durumu kendisine anlattılar. Hz Muhammed bana bir kumaş getirin, dedi. Kumaşı yere serdi. Hacerü'l Esved’i kendi elleriyle kumaşın üzerine yerleştirdi. Her kabilenin reisi bezin ucundan tutsun, dedi. Taş yükselince de onu yerine kendi elleriyle yerleştirdi. Böylece inşaatın kalan kısmına devam edildi ve sorun çözüldü.” (http://www.kutsaltopraklar.net/tarih/hayat/mekke.htm)

Sene 605 henüz ortada peygamberlik iddiası yok. Putlara tapmayacak ama Kabe’nin onarımında görev alacak? Olmaz öyle şey! O görev almak istese bile Kureyşiler izin vermez. Hele putperest olmayan birine asla hakemlik yaptırmazlar. Hacer ül Esved’e de dokunmaya kalkarsa öldürürler adamı. Ama bir putperest bunları yapar.

Peki İslam öncesi putperestlik inancı nasıl bir şey? Gelin bunu Kuran’a bakarak görelim:

*Andolsun, eğer onlara, “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorsan, mutlaka “Allah” derler. De ki: “Hamd, Allah’a mahsustur.” Fakat onların çoğu bilmezler. (LOKMÂN - 25)

*Allah’ı bırakıp, kendilerine ne zarar, ne de fayda verebilecek şeylere tapıyorlar ve “İşte bunlar Allah katında bizim şefaatçılarımızdır” diyorlar. De ki: “Siz, Allah’a göklerde ve yerde O’nun bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz? O, onların ortak koştukları şeylerden uzaktır, yücedir.” (YÛNUS - 18)

*İyi bilin ki, halis din yalnız Allah’ındır. O’nu bırakıp da başka dostlar edinenler, “Biz onlara sadece, bizi Allah’a daha çok yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz” diyorlar. Şüphesiz Allah, ayrılığa düştükleri şeyler konusunda aralarında hüküm verecektir. Şüphesiz Allah, yalancı ve nankör olanları doğru yola iletmez. (ZUMER - 3)

*Onlar, Rahmân’ın kulları olan melekleri de dişi saydılar. Onların yaratılışına şahit mi oldular? Onların (yalan) şahitlikleri yazılacak ve sorgulanacaklardır. (ZUHRÛF - 19)

Yani İslamiyet öncesi dönemde putperestler de Allah’a inanıyordu. Ama putları kendilerini Allah’a yakınlaştırıcı olarak görüyorlardı. Tıpkı Müslümanların Muhammed’e bakışı gibi. Putları bir şefaatçi olarak görüyorlardı. Tıpkı “Şefaat yâ Resulullah!” diyen Müslümanlar’ın Muhammed’e bakışı gibi. Muhammed putların yerine şefaatçi olarak kendini koyuyor. Kanıt mı? Buyrunuz:

“O gün, Rahman (olan Allah)'ın kendisine izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu kimseden başkasının şefaati bir yarar sağlamaz.” (TAHA SURESİ / 109)

“O'nun katında izin verdiğinin dışında (hiç kimsenin) şefaati yarar sağlamaz. En sonunda kalplerinden korku giderilince (birbirlerine:) "Rabbiniz ne buyurdu?" derler, "Hak olanı" derler. O, çok yücedir, çok büyüktür.” (SEBE' SURESİ / 23)

Yani putların değil de Muhammed’in şefaati kabul edilir. Allah Allaaah! Yahu hani Allah’tan başkası şefaatçi olamazdı. Hani şirkti bu?

Muhammed, başlarda Yahudileri kendi yanına çekmek istedi

“Benden önceki Tevrat'ı doğrulamak ve size haram kılınan bazı şeyleri helal kılmak üzere size Rabbinizden bir ayetle geldim. Artık Allah'tan korkup bana itaat edin." (AL-İ İMRAN SURESİ / 50)

“Gerçek şu ki, biz Tevratı, içinde bir hidayet ve nur olarak indirdik.” (MAİDE SURESİ / 44)

Hatta Kuran’da Tevrat ve Kuran eşdeğer olarak görülmüş buyrun:
“De ki: "Eğer doğruysanız, bu durumda Allah katından bu ikisinden (Musa'ya indirilen Tevrat ve bana indirilen Kur'an'dan) daha doğru olan bir kitap getirin de, ona uymuş olayım." (KASAS SURESİ / 49)

Bu vesileyle sevgili arkadaşlar sakın ola Tevrat değiştirildi demeyin sonra maazallah şirke düşersiniz Kuran’a aykırı konuşup saparsınız.

Tabii bu bulunduğu bölgedeki kitap ehlini yanına çekmek içindi. “İslam’ın Palazlanışı ve Ganimet”te Muhammed’in Yahudilere yaptıklarını görmüştük. Yahudileri yanına bir türlü çekemeyen Muhammed bu sefer:

“Ey iman edenler, yahudi ve hristiyanları dostlar (veliler) edinmeyin; onlar birbirlerinin dostudurlar. Sizden onları kim dost edinirse, kuşkusuz onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğuna hidayet vermez.” (MAİDE SURESİ / 51) diyor.

Eee şüphesiz Muhammed’in pardon dilim sürçtü şüphesiz Rabbin hikmet dolu sözleri bunlar.

Ebucehil ne demek? “Cehaletin babası” demek. Sizin de tahmin edeceğiniz gibi bu bir isim değil lakap. Muhammed yiğit, zengin, nüfuz sahibi olan Ebu Cehil’i kendine dost edinemeyince İslam’a çekemeyince ona bu lakabı taktı. Muhammed’in bu davranışı Kuran’a ne kadar uyuyor bakalım:

Ey müminler, bir kısmınız, diğer kısmınızı alaya almasın! Belki de alay edilenler, kendilerinden daha iyidir. Birbirinizi ayıplamayın, kötü lakaplarla çağırmayın! İmandan sonra fasıklık ne kötüdür! [Allah’ın yasak ettiği şeylerden] tevbe etmeyenler ise, zalimlerdir. (Hucurat 11)

Peki Ebu Cehil neden Muhammed’e inanmadı? Bakalım Müslümanların en sağlam kaynaklarından Kütübü Sitte’ye:

Fasil : TEFSİR BÖLÜMÜ - ESBAB-I NÜZULE DAİR
Konu : Enfal Suresi
Ravi : Enes
Hadis : Ebu Cehl (birgün) şöye dedi: "Allah`ımız, eğer bu Kitap, gerçekten senin katından ise, bize gökten taş yağdır veya can yakıcı bir azab ver" (Enfal, 32) diye dua etmişti. Şu ayet indi: "Sen içlerinde iken Allah onlara azab etmez. Onlar bağışlanma dilerken de elbette Allah azab edecek değildir" (Enfal, 33) Müşrikler mü`minleri Mekke`den çıkardıkları zaman da şu ayet indi: "Yoksa Mecsid-i Haram`a girmekten men ederlerken Allah onlara niçin azab etmesin?" (Enfal, 34).
HadisNo : 622

Adam işte ne demiş: "Allah`ımız, eğer bu Kitap, gerçekten senin katından ise, bize gökten taş yağdır veya can yakıcı bir azab ver" adam daha ne yapsın küçücük bir mucize görse inanacak. Ama yok, yok, yok.

Peki Muhammed bu Kuran’ı nasıl yazdı?

Kendisine ayetlerimiz okunduğu zaman: "(Bunlar) Eskilerin uydurma masallarıdır" diyen. (KALEM SURESİ / 15)

Ona ayetlerimiz okunduğu zaman: "Geçmişlerin masallarıdır" dedi. (MUTAFFİFİN SURESİ / 13)

"Ve dediler ki: "Bu, geçmişlerin uydurduğu masallardır, bir başkasına yazdırmış olup kendisine sabah akşam okunmaktadır." (FURKAN SURESİ / 5)

Dahası başka peygamberler de vardı Muhammed’den önce de sonra da. İnanmayan Kuran’a baksın:

“Andolsun, bu tehdit, bize ve bizden önceki atalarımıza yapılmıştı; bu, geçmişlerin uydurma masallarından başka bir şey değildir." (MÜ'MİNUN SURESİ / 83)

Oysa bir kez daha hatırlatalım ki Kuran’a inanmayan bu insanlar, Allah’a inanıyordu:

De ki: "Eğer biliyorsanız (söyleyin:) Yeryüzü ve onun içinde olanlar kimindir?" (84) "Allah'ındır" diyecekler. De ki: "Yine de öğüt alıp-düşünmeyecek misiniz?" (85) (MÜ'MİNUN SURESİ)


Ve dediler ki: "Bu, geçmişlerin uydurduğu masallardır, bir başkasına yazdırmış olup kendisine sabah akşam okunmaktadır." (FURKAN SURESİ / 5)

And olsun ki: 'ona elbette bir insan öğretiyor' dediklerini biliyoruz. kast ettikleri kimsenin dili yabancıdır, Kuran ise fasih arapçadır. (NAHL/103)

Şimdi bu Nahl 103 ile ilgili Ubeydullah bin Müslüm’ün tefsirine bakalım:

"Mekke'de çok bilgili iki hristiyan köle vardı. bunlar aslen Iraklı idiler. adları Yesar ile Hayr idi. bunların birçok kitapları vardı. fırsat buldukça bu kitapları okurlardı. Muhammed de çoğu kez onlara uğrar, kendilerini dinlerdi. günün birinde, peygamberlik iddiası ile ortaya çıkınca, muhalif olanlar, 'hayır, Muhammed bu bilgileri Allah'tan değil de adı geçen kölelerden almıştır. Allah'ı ise işini sağlama almak için kullanıyor' demeye başladılar. bu yüzden, nahl suresi'nin 103.ayeti cevap olarak indi."

Sadece bunlar mı? Artık Varaka kimdir necidir onu da siz araştırın. Selman-ı Farısi’nin dini bilgisi ve Muhammed’e yakınlığı nedir? Ona da siz bir bakın. Bunları da siz kendiniz bulun ki yüreğiniz kani olsun. Eh fazla söze gerek yok. İslam’la ilgili tüm araştırmaları gördüğünüz gibi İslami kaynaklara dayandırıyorum.

Başka peygamberler de vardı onlar da Arapları kendi etraflarında bir arada toplamak ve tüm Arap yarımadasına hakim olmak istiyorlardı. Ve onların da inanırları vardı alın bir örnek tamamen İslami kaynaklardan:

"İlk dinden dönme hareketi Peygamber (s.a.s)'in sagliginda Yemen'de ortaya çikmisti. Kendisinin peygamber oldugunu iddia eden Esved el-Ansî, topladigi kuvvetlerle önce Necran bölgesini, pesinden de San'ayi, Vali Sehr ile yirmi bes gün savasarak ele geçirdi. Hz. Peygamber'in Amil ve muallimi olarak bölgeye gönderdigi Mu'az b. Cebel, Ma'rib'de bulunan Ebu Musa el-Esari'ye iltihak etmis daha sonra Ikisi birlikte Hadramevt'e gitmislerdi (Taberi, III, 229-230). Ibnül-Esir'in ifadesiyle, "Esved'in çikarmis oldugu fitne bir alev gibi, Hadramevt'ten Taif, Bahreyn ve Ahsa'dan Aden'e kadar her yeri kaplamisti" (Ibnül-Esir, II, 338). Hadramevt'te toplanan müslümanlar endiseli bir sekilde beklerken, durumu haber alan Rasûlüllah (s.a.s)'in, Yemen bölgesinde bulunan müslümanlarin tamamina yönelik, Esved'e karsi savasIlmasi emri bölgeye ulasti. Veber b. Yuhannis vasitasiyla gönderilen mektubta; dinin korunmasi, mürtedlere karsi savasIlmasi, Esved el-Ansî'nin açikça savasilarak veya gizli bir tertiple ortadan kaldirIlmasi ve bu emrin Islâm'da sebat eden bölgedeki bütün müslümanlara ulastirIlmasi gibi talimatlar yer almaktaydi" (Taberi, III, 231; Ibnül-Esîr, II, 338).

"Rasûlüllah (s.a.s)'in emri San'a'daki müslümanlara ulastigi zaman, planlanan bir suikast ile Esved el-Ansî, Firûz adindaki biri tarafindan öldürülmüs ve Kenan bölgesi tekrar Islâm'in hâkimiyetine girmisti. Onun öldürüldügü haberi Medine'ye Rasûlüllah (s.a.s)'in vefat ettigi günün sabahinda ulasmisti" (Taberi, III, 227 ).

Ama içlerinden galip gelenin adı ve ayetleri yaşayacaktı. Bu kişi Muhammed oldu!

14 Şubat 2009 Cumartesi

İSLAM GERÇEKLERİ

* Putperestlik kendi yonttuğu taşa tahtaya tapma değildi. Onlar bu simgeleri kendileri ile Allah arasında bir aracı gibi görüyordu. Allah'a dileklerini iletmeleri seslerini duyurmaları için aracıydı putlar. Günümüzde putların yerini türbeler ve şıhlar almıştır.

*Bugünkünden farklı olarak Allah'ın üç kızı olduğuna inanılırdı. (Lat, Menat, Uzza) Günümüzde de bu ortakların yerine evliyalar şirk koşulmakta. (Yardım et Ya Hızır)

*Bu iki örneğe bakarsak şunu çok rahat söyleyebiliriz ki İslam putperest bir dindir. Yeni ve farklı bir şey değil eski dinde bir reformdur.

*İslam'dan önce besmele "Bismikallahümme" şeklindeydi. (Allah'ın adıyla) Muhammed bunu "Bismillahirrahmanirrahim" (esirgeyen ve bağışlayan Allah'ın adıyla) şekline çevirdi.

*İslamdan önce de bir iki ufak farkla say sırasında söylenen "Lebbeyke lebbeyk Allahüme lebbeyk..." (Allah'ım sana geldim...) diye başlayan salat söylenirdi. Başlangıcı (lebbeyke lebbeyk Allahümme lebbeyk...) bugün de aynıdır.

*İslam'dan önce Arabistan'da Ateizm diye bir şey bilinmiyordu. Evet İslamdan asırlar önce Ateist Yunan filozofları vardı ama o kültür o gelişmişlik o bilim o felsefe düzeyi dönemin şahikasıydı. Grek medeniyetine bakarsak pek çok kavim 600'lü yıllarda Greklerin Milat önceki halinden çok daha gerideydi.

*Muhammed'den önce Arabistan'da putları reddeden "Hanif"ler vardı.

*Muhammed zamanında Arabistan'da sadece putperestlik değil Hıristiyanlık, Musevilik, Hanif dini, Rukus (Haniflikle Hıristiyanlığın karışımı bir din) dini de vardı. Kesinlikle aralarında din savaşı yoktu.

*Muhammed şansını ilk olarak ve sadece Medine'de denemedi bir ara İslam'ı Taif'te yaymaya kalkınca taşlanıp kovuldu.

*Muhammed taşlanarak Mekke'ye zor kaçtıktan sonra kan ve yara bere içinde bir yere oturmuşken onun halini gören Utbe ve Şeybe durumuna acıdı köleleriyle bir sepet üzüm gönderdiler. Daha sonra bunlar Bedir'de Muhammed'in askerlerince katledildi.

*Bedir'den sonra kör bir kuyuya savaşta ölen bazı Mekkelilerin kafaları vücutlarından kesilip ayrılarak getirilip atıldı. Muhammed kuyunun başına geçip aşağıya doğru bağırıp çağırdı beddua etti. Ömer ya Resullallah bunlar öldü seni duymazlar ki, dediğinde Muhammed onların kendisini Ömer'den daha iyi duyduğuna yemin etti. Bu yemin bize Muhammed'in ruh sağlığı konusunda bir şey anlatabilir.

*Muhammed Hatice'den çekinirdi. Hatice ölünceye kadar başka kadınla evlenmedi.

*Muhammed ilahına önce hanifler gibi "Rahman" demişti fakat kimse peşinden gelmeyince o da Kureyşiler gibi "Allah" demeye başladı.

*Hudeybiye barışında anlaşma yazılırken Muhammed "Yaz Ali bismillahirrahmanirrahim" deyince anlaşmada Mekkelileri temsil eden Süheyl hayır "Eskisi gibi bismikallahümme denecek!" dedi Muhammed "Peki Süheyl'in dediği gibi yaz fark etmez" dedi.

*Kuran'da Allah iki yüz kereden fazla yemin eder yüreği yeten saysın bazı örnekler açıp bu ayetleri bakarsanız "andolsun"u görürsünüz: BAKARA SURESİ / 65),(BAKARA SURESİ / 87),(BAKARA SURESİ / 92), (BAKARA SURESİ / 96),(BAKARA SURESİ / 99),(BAKARA SURESİ / 102),(BAKARA SURESİ / 130),(BAKARA SURESİ / 145),(BAKARA SURESİ / 155),(AL-İ İMRAN SURESİ / 13),(AL-İ İMRAN SURESİ / 81),(AL-İ İMRAN SURESİ / 123),(AL-İ İMRAN SURESİ / 143),(AL-İ İMRAN SURESİ / 152),(AL-İ İMRAN SURESİ / 155), (AL-İ İMRAN SURESİ /157) ....................... liste böyle uzayıp gidiyor. Aceba bu kadar çok yemin etmek Allah'ın bir özelliği mi yoksa yalancı bir adamın özelliği olabilir mi?

*Kuran'da Allah "incire ve zeytine" "güneşe, aya ve yıldızlara" "deve derisine" "yükseltilmiş tavana" "denize" "atlara" yemin ediyor. Allah kendi yarattığı şeyler üzerine yemin ediyor. Çok ilginç. Bakın Allah nelere yemin ediyor.

*Kuranda "Canı çıksın" "Allah onların canını alsın" "Allah onları kahretsin" diye ayetler var yoksa bunları diyen Allah değil de başka birisi mi?

*Kuran'ın Allah'ı hızını alamıyor bakın neler diyor "aşağılık maymunlar" "susamış develer", "geberesiceler","eşekler".... Bu nasıl bir Allah kızıyor küfrediyor yemin ediyor beddua ediyor. İlginç bir Allah....


*Kuranın Allah'ı biraz tuhaftır yaratıklarından yardım ister: "Ey iman edenler, eğer siz Allah'a yardım ederseniz, O da size yardım eder ve sizin ayaklarınızı sağlamlaştırır." (MUHAMMED SURESİ / 7)
Yalnız Allah hangi surede yardım istemiş dikkat!
Hatta Allah ara sıra paraya sıkışıp borç ister: "Allah'a güzel bir borç verecek olan kimdir? Artık Allah, bunu onun için kat kat arttırır. Onun için 'kerim (üstün ve onurlu) bir ecir vardır." (HADİD SURESİ / 11)
Ama bak faiziyle ödüyormuş vay faizci Allah vay.