18 Eylül 2017 Pazartesi

15 TEMMUZ’DA BAŞARISIZ BİR DARBEYİ ABD NEDEN İSTEDİ?




Bir seneyi aşkın süredir kafamda bir soru dönüp duruyor.  Sorudan önce gelin geçen yıl 15 Temmuz’da neler olmuştu bir hatırlayalım. Çankaya taraflarında oturanların ifadesine göre gecenin bir vakti birden korkunç gürültüler kopmaya başladı. F 16’lar TBMM’yi vurdu ama tek milletvekilinin burnu bile kanamadı. F 16 pilotları gerizekalı mıydı yoksa görme engelleri benimkinden de fazla mıydı? O kadar yakından, alçaktan uçup da mecliste milletvekillerinin olduğu yeri vuramayacak da orayı burayı vuracak. Ulan ben dokuz derece miyop gözlerimle bu hatayı yapmam, kaldı ki ben çürüğüm askerliğe elverişli değilim. Haydi bir hata yaptı yanlış yeri vurdu, sonra gidip doğru yeri niye vurmuyor? Bu arada bizim havacıların İsrailli pilotlara eğitim verdiğini de hatırlatırım. Bu işte bir tuhaflık vardı.

Bir başka saçmalık darbe sırasında meclise bomba atılmaz. Meclis lağvedilir, vekiller derdest edilir ama halkın desteğini kazanması gereken darbeciler meclisi bombalamak gibi bir salaklığı asla yapmaz. Neden yapsın ki? Bunun hiçbir yararı olmamasını bırak bu kendi bacağına kurşun sıkmaktır. Halkta darbeyi yapana karşı nefret uyandıracak böyle bir şeyi darbeciler neden yapıyor? Bu yapılan akıl alır gibi değil. 

Yine akıl havsala almaz bir şey Erdoğan’a suikast yapılacaksa bu önce olur, gözler oraya döner ve daha sonra diğer olaylar patlak verir. Önce darbe başlatılıp sonra suikast yapılmaz, böyle bir saçmalık nerde olmuştur ki? Bir başka gariplik Erdoğan yerini belli ediyor görüntülü telefon konuşmasıyla TV spikerine bağlanıyor konuşuyor. Uçakla kalkıp Marmaris’ten yola çıkıyor ve tek bir F 16 pilotu o uçağı düşürmeye yeltenmiyor. Hani niyetleri Erdoğan’ı öldürmekti?

Köprünün bir tarafı kapatılacak da diğer tarafı kapatılmayacak, bu nasıl bir saçmalık? TV kanallarına iki üç asker gönderilecek, linçle öldürülmekten zor kurtuldular zaten.  Yahu üç beş kişiyle darbe mi olur sen kaç kişi topladığını bilmiyor musun? Tankın, makineli tüfeğin bin türlü ordu silahının önüne sivil halk nasıl sorumsuzca sürülür olacak iş mi? Mantıksızlıkları gariplikleri ne kadar saysak bitiremiyoruz. Darbeyi yapmaya kalkışanlar darbe olmasın diye gereken her şeyi yaptı.

Şimdi kendimizi kandırmayalım. 12 Eylül’den sonra ABD’de “Our boys did it!” ( Bizim çocuklar başardı! ) denildiğini hepimiz biliyoruz ve biliyoruz ki ABD izin vermeden Türkiye’de darbe falan olmaz. Ancak şu da var ki ABD darbe olmasını isteseydi bu kadar aptalca bir darbe yapılmazdı kaldı ki bilmemkaç yerdeki başarılı darbeyi organize eden ABD darbe konusunda profesyoneldir, bu salaklıkları asa yaptırmaz. O zaman akla gelen ihtimal şu oluyor: Bu sahte bir darbe ABD başarısız bir darbe girişiminin olmasını istedi ve yaptırdı. Şimdi gelelim kafamda dönüp duran soruya: ABD neden Türkiye’de başarısız bir darbe girişiminin olmasını istedi? Amaç neydi?  

ABD defalarca kez aynı oyunu sergiledi. Önce bir ülkenin başına birilerini getirdi, kişinin bütün rakiplerini illegal yollarla silmesine göz yummayı bırak adeta yardım etti. Bu kişi tüm yetkileri elinde toplayıp gitgide otoriterleşirken ses çıkarmadı ve ülkeyi onun avucuna teslim etti. Sonra işler kıvama gelince, birden bu kişinin diktatör olduğunu söyledi, tabii bunda kendisinin hiç payı yoktu. Sanki o kişiyle düne kadar can ciğer kuzu sarması değilmiş gibi, sanki her şeyi beraber yapmamışlar gibi o kişi aleyhine tüm dünyada kamuoyu yarattı. Bu diktatörü, bu kötü adamı tüm dünyaya rezil rüsva ederken adam da ağzını açıp “Ulan ne yaptıysak beraber yaptık” diyemiyordu tabii. ABD bu kötü adamı vurarak onun tebaasına da iyilik edeceğini, ülkeyi bu diktatörden kurtarıp insanları özgürleştireceğini söyledi. Diktatör gitti, gitmesine gitti ama yığınla masum insan çoluk çocuk da gitti, iyi kötü yerleşmiş bir düzen de gitti ve ülke kaosun içine düştü. Sonunda da o ülke parçalandı. Libya’da, Irak’ta, Afganistan’da ve Suriye’de birbirine çok benzer filmleri izledik. Senaryo yazıldı hazırlıklar yapıldı ve iş kıvama gelince müdahale başladı.

Bir örnek vermek gerekirse sene 1990 Irak’ın Kuveyt’le arası iyiden iyiye bozuk ki bu bozulmanın nedenleri ve detayları ayrı bir yazının konusu olur. Bizi ilgilendiren konu Irak’la Kuveyt’in arası bozulduktan sonra olanlar. Irak, Kuveyt’i işgale hazırlanıyor ve bunun için de ABD’den icazet istiyor. Irak Lideri Saddam Hüseyin, Kuveyt'i işgal etmeden bir hafta önce ABD'nin Bağdat Büyükelçisi April Glaspie ile bir görüşme yapıyor. Bu görüşme sırasında Büyükelçi Glaspie, Irak liderine, Kuveyt sınırındaki Irak askeri yığınağını anımsatıyor ve "Düşünceniz, planlarınız ne?" diye soruyor. Hüseyin de Kuveyt’i vurma düşüncesinin olduğunu çıtlatıyor. ABD Büyükelçisi ise “Araplar arası işlerde taraf olmayız" diyor.[1] Irak Lideri bunu duyduğuna son derece memnun bir şekilde  "Başkan Bush'a sıcak duygularımı iletiniz" diyor. Görüşme sonrasında halen geç değil Bush bir telefon etse Irak, Kuveyt’i işgal etmeyecek ama; ABD, Irak Lideri’ni uyarmak şöyle dursun,  “Araplar arası işlerde taraf olmayız" diyerek adeta savaşa teşvik ediyor. Sonrasını hepimiz biliyoruz, Irak Kuveyt’i işgal ediyor, ABD birden cevval bir şekilde Irak’ın Kuveyt’ten çıkmasını istiyor. Irak Kuveyt’i işgal etmiş, bir gün sonra da ilhak etmiş. Kuveyt, zaten Irak’ın bir parçasıydı diyor. Bütün dünyanın gözü önünde Kuveyt’ten çıksa olmaz, artık hiçbir zaman ciddiye alınmaz, bu olay asla unutulmaz, ABD istediği zaman istediği ültimatomu verir ve Irak yapmak zorunda kalır, ABD tarafından içişlerine sürekli müdahale edilir. Eni sonu ABD yine bir bahane bulur ve sonuçta yine savaş gelir biraz geç gelse de sonuç aynı olur. Yani Kuveyt’ten çıkmanın faturası epey pahalıya patlar. Kuveyt’ten çıkmasa netice aynı, bu durumda da aynı bedel ödenecek. Irak da Kuveyt’ten çıkmadı ve o korkunç savaş, ölenlerin sayısını tam olarak kimsenin bilmediği o korkunç savaş başladı. İnanılmaz bir yıkım, vahşice bir katliam, kadınlara ve kız çocuklarına kocaların, babaların, kardeşlerin önünde tecavüzler, esir edilen Iraklıların çırılçıplak soyulması, elbise giymelerine izin verilmemesi, kiminin boyunlarına tasma takılarak gezdirilmesi, aşağılanarak hem fiziksel hem de ondan bin beter psikolojik işkence görmeleri. Bin türlü pislik ve alçaklık.

Sonuçta ABD: “Bana ve şirketlerime falanca faydaları sağlayacağı için şuraya askerî müdahale yapmam gerek. Şu şu çıkarlarım var. Bu çıkarı elde etmek için oraları vuracağım” demedi. Demez de. Önce ortalığı karıştırır sonra yapacağını yapar. Irak’ı vurdu, Suriye’yi karıştırdı ve kuklası olacak Kürdistan’ı kurmak için ilk adımları attı. Sırada Türkiye ve İran var. Kim olduğunu bilmiyorum ama Türkiye’den birileri sürekli olarak İŞİD’e yardım yaptı ve ABD, bunu görmezden geldi. Bu çok kullanışlıydı, bu sayede Türkiye Terörist devlet – haydut devlet – olüyordu ve bu durum ABD müdahalesi için meşruiyet kaynağı oldu. Önce ABD kendi de İŞİD’in arkasında durup Esat’ı devirecek gibi yaptı ama sonra birden İŞİD karşıtı koalisyon kurup Beşar Esat’ın yanında yer alarak İŞİD’e tonla yardım yapanları şaşırttı. Bütün o oluk oluk akıtılan tırlar dolusu yardım, masraf, kafa kesen hayvanları koruyup kollamak… bütün bu yapılanlar meğer Türkiye’yi suçlu duruma düşürüp rezil etmek içinmiş. 

AKP öncesi siyasette HDP ekolü dışındaki partiler hiçbir zaman PKK ile ya da başka br terör örgütü ile ilişki içinde olmakla suçlanmazdı. CHP ve MHP’yi PKK ile işbirliği içinde diye suçlamak akıl alır gibi değil. AKP bunu yapıyor hem de yıllardır. Türkiye’de yıllarca kullanılan kutuplaştırıcı, düşmanca dil, bizzat iktidar sahipleri tarafından yapılan nefret propagandası halkı iyiden iyiye bölmüş ve iç karışıklığın da zemini hazırlanmıştı ama hâlâ bir sorun vardı Suriye’nin güçlü bir ordusu yoktu oysa Türkiye’nin güçlü bir ordusu vardı. Gerçi birileri Balyoz, Ergenekon… vs. kumpaslarla orduyu iyiden iyiye zayıflatmıştı ama şöyle iyi bir temizlikle ordunun içinin iyice boşaltılması gerekliydi. İşte başarısız darbe girişimi sonrası bu da oldu. Kimi suçlu kimi suçsuz bir sürü subay ihraç edildi, tutuklandı, hapse girdi ve çok güçlü bir ordu bu başarısız darbe girişimi bahane edilerek kolay kolay belini doğrultamayacak hale getirildi.

Bunun ABD açısından bir güzelliği daha var ki o da şu: KHK’ larla işten çıkarmalar, memurluktan atmalar, suçlu suçsuz demeden yığınla insanı zindanlara atmalar, birilerinin emrindeki yargı… Bu da tabii ki bir ülkenin suç dosyasını iyice kabartacak. Hem de iç karışıklık çıkacak huzursuzluk artacak ve Türkiye belki de iç savaşa sürüklenecek. 15 Temmuz bahane edilerek kurulan “Kardeş Kal Türkiye” diye paramiliter, yasa dışı bir örgütün ateşli silahları olduğunu ve devletten destek gördüğünü, örgüt yöneticilerinin devletin kolluk güçleriyle irtibatları olduğunu >burada<  kanınız donarak hem de bizzat örgüt liderinin sözleriyle okuyabilirsiniz.  “Grup, Sağlık Bakanlığı sertifikalı ilkyardım, Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü sertifikalı insansız hava aracı – drone kullanım eğitimleri alıyor.” Bu silahlı yasa dışı örgütün lideri bir akşam Ankara’dan yeni bir kımıldanmaya ilişkin bilgi geldiğini söyledi. “Arkdaşları aradım yok. Emniyet Müdürü’nü aradım, ‘öyle bir bilgi yok’ dedi. Sonra Allaha şükür durum müspet” dedi. Bu örgütün lideri hangi vasıfla Emniyet Müdürü’nü arayıp ondan bilgi alabiliyor? Bu korkunç bir şey devlet yasadışı bir silahlı örgütü destekliyor büyütüyor.Amaç belli Türkiye’yi iyice karıştırıp iç savaş çıkarmak, işte 15 Temmuz sadece ordunun zayıflatılmasına değil bir de buna hizmet etti. Bu yasa dışı silahlı örgüte muhalefet bile itiraz etmedi ve Türkiye’de Gezi olaylarında eylem yaparak demokratik hakkını kullanan insanlara satırla, sopayla saldıran alçak teröristleri görmüştük. Şimdi artık muhalefete tahammülsüz iktidara bağlı silahlı teröristler de türedi. Artık Türkiye uçuruma doğru son sürat gidiyor ve bizi ancak bir mucize kurtarabilir.  


[1] http://www.hurriyet.com.tr/abd-saddami-kuveyti-isgalde-cesaretlendirmis-16677100

17 Ağustos 2017 Perşembe

BİZ AFFETMİYORUZ ALLAH DA AFFETMESİN!





Erdoğan, iktidarının ilk 5 yılında insanların yaşam tarzına karışmıyordu ( daha doğrusu karışAmıyordu, henüz o gücü bulmuş değildi). Bununla beraber AKP kadroları yaşam tarzlarına karışılan kesimdi. Eşlerinin başörtülü olması sorundu, laikliği salt bir giyim kuşam tarzına indirgeyen sığ anlayış hakimdi. İnsanlar oruç tutmadığı için dayak yesin, günde beş kez cami hoparlörlerinden bas bas bağrılarak hasta insanlar, bebekler, yaşlılar huzursuz edilsin; Aleviler yetkili ağızlar tarafından “bunlar” diye adlandırılıp aşağılansın, Alevilere suikast yapan köpekleri savunan avukatlar makam verilerek taltif edilerek ödüllendirilsin  vs… durumlar yaşansın bunlar laikliğe aykırı değildi hatta hiç sorun değildi. Ama devlet adamlarından birinin eşi başına bir çaput bağlasın işte bu sorundu. Eleştirilecek yığınla şey varken işsizlik, yoksulluk, yolsuzluklar, çevre katliamları, her şeyin yabancılara hem de inanılmaz ucuza satılması, Unakıtan’ın bin türlü kepazeliğe rağmen yargılanmaması, hızlı trenin raydan fırlayıp bir sürü insanın ölmesi, PKK terörünün tekrar hortlaması, devlette partizan kadrolaşmalar, eğitim sisteminin yapboz tahtasına dönmesi, tarım ve hayvancılıktaki sıkıntılar… eleştirilmiyordu. Eleştirilen neydi? Devleti yönetenlerin eşlerinin giyim tarzı. Böyle aptalca ve sığ politikalar tabii ki AKP’nin ekmeğine yağ sürdü. AKP Baykal’a ne kadar teşekkür etse azdır. 

2007’de ABDullah Gül’ün eşi sırf başörtülü diye, Gül’ün cumhurbaşkanı seçilmesini engellemek istemeleri büyük bir tepki çekti. Gerçi ABDullah Gül’ün cumhurbaşkanı olmasını ben de içime sindiremiyordum ama benimkinin nedeni eşinin giyim tarzı değildi. Ben neden içime sindiremiyordum? Şu yüzden ABDullah Gül kayıp trilyon davasının bir numaralı sanığı olduğu için, yargılanıp aklanmadan cumhurbaşkanlığı makamına talip olduğu için. Ama muhalefet olağanüstü bir gerzeklikle bunu hiç sorun etmeden eşinin başörtüsünü diline doladı. Evet, muhalefetin tutumu nahoştu ama iktidarın da hiç uzlaşma aramayıp tek adayı dayatmasına ne demeli? Muhalefet büyük oranda hatalıydı bununla birlikte muhalefet kadar olmasa da iktidar da hatalıydı. İktidar da anlaşılmaz bir şekilde tek aday dayattı. Uzlaşma aramadı. İki tarafta da anlamsız manasız bir inatlaşma vardı. Bu inatlaşma kesinlikle tek taraflı değildi, iki taraflıydı. Ana akım medya sanki inatlaşma tek taraflıymış gibi, sanki tüm hata % 100 CHP’nin de AKP sütten çıkmış ak kaşıkmış gibi bir algı yaratmaya uğraştı. ( Bu ikiyüzlülüğün cezasını da çektiler, pohpohladıkları AKP bir güzel canlarına okudu. Hatta birileri bu medya mensuplarına “Sizi tasmalarınızdan kurtardık” diyerek resmen “it” dedi.) Eh büyük oranda bu ikiyüzlü propaganda başarılı da oldu. AKP tek başına iktidar oldu, medyanın ve MHP’nin de desteğiyle ABDullah Gül cumhurbaşkanı oldu.  

Ordunun iç politikaya müdahalesi, kapatma davası vs.sıkıntılar başgösteriyordu. Parti kapatmanın çok kötü bir şey olduğu, demokrasiye aykırı olduğu vs. konuşulmaya sürekli parti kapatmanın asla olmayacak bir şey olduğundan dem vurulmaya başlandı. Parti kapatmanın ne kadar demokrasiye aykırı olduğunun propagandası yapılırken bir kişi de çıkıp demiyordu ki “Hukuk kuralları herkes için geçerli değilse o memlekette demokrasi yoktur. Eğer bir parti kurumsal olarak suç işliyor, organize bir şekilde yolsuzluk yapıyor, yolsuzluk yapanları yargıdan kaçırıyor ve demokratik rejimin altını oyuyorsa asıl o partinin kapatılmaması demokrasiye aykırıdır” diye. İkiyüzlülük bu ya AKP’ye kapatma davası açıldığında yeri göğü inleten aslan parçaları BDP’ye kapatma davası açıldığında sus pus olmuşlardı. Kapatma davası ve ABDullah Gül’ün cumhurbaşkanlığı karşısında gösterilen direnç AKP’yi harekete geçmeye itti. Bir şeyler yapmalıydı yoksa çok sevdiği, uğruna Türkiye’yi yerle bir edebilecekleri iktidar ellerinden kayıp gidecekti. AKP asla koltuğu bırakmak istemiyordu. Cemaatle kirli bir ittifak yapıldı ve Ergenekon diye hayali bir örgüt yaratıldı, yan yana gelse birbirinin gırtlağını sıkacak kadar birbirine düşman, siyasi görüşleri birbirine 180 derece zıt insanlar aynı örgüte üye oldukları gerekçesiyle toplanıp içeri atılıyordu. Bunlar gözaltına alınırken çağırılmıyordu da, gecenin bir vakti evlerine polis geliyor, evin altı üstüne getiriliyor, bu kişiler kelepçelenerek, polis otosuna binerken kafalarına bastırılarak gözaltına alınıyordu. Masumiyet karinesi diye bir şey asla söz konusu edilmiyor, tutuklanan herkes suçlu ilan ediliyordu. Tutuklamalar kapatma davasının karşısında kükreyen aslan parçaları tarafından alkışlanıyordu. Bu antidemokratik ve keyfi tutuklamaları alkışlamak demokratlık, eleştirmekse teröristlikti. O sıralar Ergenekon tutuklamaları insanların ne kadar demokrat olduğunu gösteren bir turnusol kâğıdıydı: tutuklamaları alkışlayan demokrat, alkışlamayan darbeciydi. Rektörler, gazeteciler, yazarlar, bilim adamları, askerler, siyasetçiler… ne kadar AKP muhalifi kesim varsa bu Ergenekon denen torbanın içine atılıp götürülüyordu.  

Gülen Cemaati ve AKP iktidarı paylaşmıştı, AKP, Cemaat’in yardımıyla devletteki yerini sağlamlaştırmış, muhaliflerini hapse tıkıyorken Cemaat’in adamlarını da devletin çeşitli kadrolarına yerleştirmiş, partisine milletvekili olarak almış ve Cemaat’in yurtlarına, dershanelerine, şirketlerine, yurtdışı okullarına, Türkçe Olimpiyatları’na vs. her türlü kurumuna ve etkinliklerine destek veriyordu. AKP ile cemaat arasında huzursuzluk Ergenekon mitinin iyice suyunun çıkarılması ( aslında suyunun çıkarılması değil başka bir şey denir ya neyse) tutuklamaların ardı arkasının gelmemesi, ortamın bir türlü normalleşmemesiyle ve genelkurmay başkanının tutuklu yargılanması ile belirmeye başladı. AKP bu tutuklamalarla hızla prestij ve meşruiyet kaybediyordu, yavaş yavaş işi götürmek gerekliydi. Terörle yıllarca mücadele eden Genelkurmay Başkanı’nın terör örgütü lideri olmakla suçlanıp tutuklu yargılanması da kamuoyunda infial uyandırmış, hatta Erdoğan ve Gül bile bazı demeçlerinde Başbuğ’un tutuklu yargılanmasının yanlış olduğunu söylemişlerdi. Bununla beraber asıl kırılma noktası burada oluşmadı.

Asıl kırılma noktası Mavi Marmara baskını idi. Mayıs 2010’da İsrail Gazze Şeridi’ne 3 yıldır ambargo uyguluyordu. Bu ambargoyu delip Gazze’ye insani yardım ulaştırmayı hedefleyen insanlar bir girişim başlattı Mavi Marmara adlı gemi İstanbul’dan çıkıp Gazze’ye iaşe, ilaç vs. götürecekti. İsrail bu durumda gemiyi vuracağını söyledi. Önce Mavi Marmara’da kendine yer ayırtan, gideceğini söyleyen bazı AKP’li vekiller daha sonra bundan vazgeçti. Yani böyle bir saldırının büyük bir ihtimalle gerçekleşeceğini aslında onlar da biliyordu. Filistin’de yıllardır kan döken çoluk çocuk öldüren psikopatların elbette insani yardım gemisine saldıracağı öngörülebilir bir ihtimaldi ama ola ki saldırmazlarsa, ola ki böyle bir şeyi göze almazlarsa işte o zaman ümmetin lideri, “Allah’ın bütün sıfatlarını üstünde toplamış” Zilullah fi’l – Âlem’in yıldızı parlayacaktı. O vakit İslâm Dünyası’nın başına o geçecekti, haa olmadı da İsrail saldırdı mı ne gam? AKP ve Erdoğan gene mazlumu oynayacaktı gene mağdur edildik diyip oy devşireceklerdi. İsrail ordusunun, Mavi Marmara’ya sabaha karşı uluslararası sularda düzenlediği baskında 9 kişi öldü, 30 kişi yaralandı. Yaralılar hastaneye kaldırılırken elleri kelepçelendi. Bakalım kimin borusu ötecek, bakalım buraların abisi kim restleşmesi yüzünden insanlar öldü. Tabii olayın hemen ardından ABDullah Gül, Tayyip, Arınç, kükreye kükreye hamasi nutuklar attılar. ABD İsrail ile ilişkilerin bozulmasından memnun değildi. Doğal olarak ABD’de yaşayan Gülen de baştan beri bu olaya sıcak bakmıyordu Fethullah Gülen, israil saldırısını “çirkin” olarak değerlendirirken Mavi Marmara’nın İsrail'den izin almamasını da eleştirdi ve "İsrail'in onayı olmadan hareket etmek, otoriteye başkaldırıdır" dedi. İşte bu olaydan sonra Cemaat artık Erdoğan’ı gözden çıkardı. 

Zaman ilerlerken MHP, AKP’nin PKK ile masaya oturduğunu söylüyor AKP bunu reddediyor ama reddederken de PKK ile masaya da oturuyordu. 2011’in sonlarında Oslo görüşmelerinin ses kayıtları internete düştü. Kayıtların internete düşmesinden yaklaşık üç ay kadar sonra 2012 şubatında da Hakan Fidan KCK’dan sanık olarak ifadeye çağrıldı. Hakan Fidan’ın yargılanması demek Erdoğan’ın da yargılanması demek olduğundan Fidan yargılanmasın diye alelacele bir yasa çıkarıldı. AKP kişiye özel bu yasayı çıkarırken de eleştiriler karşısında milletle alay eder gibi “Biz kişiye özel yasa çıkarmıyoruz” diyip duruyordu. Eh yani evet, kişiye özel yasa çıkarıyoruz demelerini de beklemek saflık olur. Kişiye özel yasa çıkardığını itiraf edecek kadar dürüst olan insanlar zaten kişiye özel yasa çıkarmaz. AKP ile Cemmat’in arası iyiden iyiye bozulmuştu ama iki taraf da diğerini tam olarak karşısına almayı göze alamadığından birbirlerine gizliden gizliye diş biliyorlardı.

Erdoğan, Türkiye’yi tek başına yönetiyor, ne isterse yapıyordu. Cemaat’in de yardımıyla muhaliflerini tamamen temizlemişti, her türlü denetimden muaf, ağzından çıkan her kelime bazılarınca emir telakki edilen güçlü bir pozisyondaydı. Evet, Erdoğan bu ülkeyi seven, dürüst ve Atatürkçü insanları Cemaat’in işbirliğiyle çeşitli kumpaslarla yok etmişti. Yok etmesine etmişti ama onların yerine devlette çeşitli görevlere “Muhterem Hoca Efendi”nin adamlarını yerleştirmişti. Cemaatin eli kolu her yere uzanmış, herkesi dinliyordu, Erdoğan’ın belki de hesaba katamadığı şey kendisini de dinliyorlardı. Belki Erdoğan bunu da hesaba kattı; ama bir kere hem PKK ile yaptığı görüşmelerin cemaat tarafından kamuoyuna duyurulmasına hem de Fidan’ın sanık olarak ifadeye çağrılmasına kızmıştı, cemaatin gücünden çekindiği için açıktan bir mücadele yürütemiyordu ama intikam ateşi ile de diş biliyordu Gülen’e. “Muhterem Hoca Efendi”ye: “Gell gel artık, gell de bittsinn bu sıla hasretii!” derken F. Gülen gelsin de tutuklansın istiyordu. Ama “Muhterem Hoca Efendi” de yanındakiler de aptal değildi. “Hoca Efendi” özetle gelemem gelirsem ortam gerilir, ülke gerginlikten uzak olsun, mealinde bir açıklama yaptı. Gerçi bunu göz yaşları içinde “küçükken amcam bana demişti ki…” diye başlayan çocukluk anılarını anlattığı, muhabiri de ağlatarak, epeyi uzattığı bir konuşmayla söyledi ama konuşmanın özü buydu. Erdoğan cemaatin finans kaynaklarına gözünü dikmişti. Dershaneler hem finans kaynağı hem de Cemaat üyelerinin toplumla buluştuğu, sosyalleştiği Cemaat’in güçlendiği ve taraftar kazandığı yerlerdi. Dershaneleri kapatmak sadece finansal anlamda değil pek çok açıdan Cemaat’e bir darbe vurmaktı. Evet, bu darbe Cemaat’i öldürmez; ama kolunu kanadını kırardı. Erdoğan dershaneleri kapatacağını söyleyince Cemaat dur ben sana güzel bir sürpriz yapayım dedi. Sonrasını biliyorsunuz banka müdürünün evinde ayakkabı kutusuna istiflenmiş dolarlar, bakan oğlunun evinde para sayma makinesi, trilyonluk banknotlar, çelik kasalar. Sabahın köründe baba oğulun sıfırlama konuşmaları, birilerinin belge yok etme makinesi aldırması, Euroları oraya buraya saklama, Emniyetin gözaltına almak istediği birini devletin tepesindeki birinin makam arabasına bindirip polisten kaçırması, yaşlı başlı bir bakanın “onların geçmişini s*kerim” diye konuşması… Bir yığın kepazelik. Bütün kirli çamaşırlar ortaya dökülünce “Muhterem Hoca Efendi” oldu mu sana “sahte peygamber” “Cemaat” ise birden “terör örgütü” oldu. Eh şimdi duruma uygun bir şeyler de söylemek lazımdı, o ne oldu? “Bizi kandırdılar Allah affetsin.” Ergenekon, balyoz gibi kumpasların mağdurları içeride çürüyordu Cemaat 17 – 25 Aralık operasyonunu yapınca, AKP birden kumpas mağdurlarını tahliye etti, amaç adalet değildi tabii. Amaç cemaate karşı Atatürkçü, laik kesimin desteğini kazanmak.  Amaç adaleti sağlamak olsa bunu çoktan yaparlardı. O insanlar bilmemkaç yıldır içerdeydi ve Cemaat’le kavga çıkana kadar içerde kalmaları hiç sorun olmamıştı. Eğer bu kavga çıkmasaydı içerde kalmaya devam da edeceklerdi. İşte bu yüzden Fethullah Gülen ve Cemaat kimseyi kandırmadı ortada kandırma falan yok, peki ne var? Ortada bir işbirliği var, kirli bir ittifak var. Biz affetmiyoruz, hakkımızı helal de etmiyoruz. Allah da sizi affetmeyecek!

8 Ağustos 2017 Salı

ATI ALAN ÜSKÜDAR’DA KURBAĞAYI KAYNATTI




Son birkaç gündür gündem AKP’li birinin sözleri, Ayhan Oğan sizin de bildiğiniz gibi “Şimdi biz yeni bir devlet kuruyoruz, beğenin beğenmeyin bu yeni devletin kurucu lideri Tayyip Erdoğan’dır” dedi. Binali Yıldırım güya bu konuşmadan haberi yokmuş gibi davrandı. Aslında belki de gerçekten haberi yoktu. Çanakkale’deki köprüyle ilgili konuşurken “Çanakkale geçilmez dediler. Ama şimdi Çanakkale dünyanın en uzun körüsüyle geçilecek”[1] diyen, Çanakkale Savaşı’nın 1920’de yapıldığını zanneden [2] hatta ve hatta yazı yazmayı bile zor beceren [3] Binali Yıldırım’ın belki bundan da haberi yoktu.  Sürekli küfreden, en ufak bir eleştiri karşısında sinir krizi geçiren bir cumhurbaşkanı, tüm dünyayla kavga eden bir cumhurbaşkanı ve yazı yazmayı beceremeyen, ülkenin tarihinden habersiz bir başbakan… Ve Batı bizi kıskanıyor. Neyse bunlar ayrı mesele, bunlar bir kenarda dursun, asıl konuşmak istediğim Oğan’ın sözleri ve o sözlere gelen tepkiler.
Oğan’ın sözleri epey tepki aldı. Yıldırım’dan ve Erdoğan’dan açıklama beklendi onlar da Oğan’ın sözleri münferit bir olaymış gibi davrandı. İyi hoş da Oğan herhangi bir AKP’li değil ki Oğan AKP Merkez Karar ve Yönetim Kurulu üyesi ve aynı zamanda Sivil Alan Platformu Başkanı. Yani? Yani Oğan’ın sözleri hiç de münferit ve sadece şahsını bağlayan sözler değil, Oğan orada AKP adına konuşuyor. Sadece vakitsiz öten bir horoz durumuna düştü. Milleti salak yerine koymayın. Şimdi eğer gerçekten bir plan varsa, devletin yapısıyla oynanıyorsa çıkıp da bunu yapanların “Evet canım biz tüm sistemi değiştireceğiz. Daha bunlar ne ki… Az daha bekleyin topunuzun anasını laciverte boyayacağız” diyeceğini mi zannediyorsunuz? Tabii ki hiç kimse Oğan’ın yanında durmayacak, tabii ki bu konuşmanın münferit olduğunu iddia edecekler. Ama onlar bunu dedi diye durum böyle olmuyor. Gülen de ısrarla “Darbenin benimle bir alakası yok” diyor. O halde şimdi Gülen’e de mi inanacağız?
Eğer başka biri yeni devlet kuruyoruz, bunun kurucusu x kişisidir deseydi. Bu x’in yerine Erdoğan dışında şu an yaşayan liderlerden istediğiniz bir isim getirin. Kılıçdaroğlu olabilir, Demirtaş olabilir ya da başka bir isim olabilir. İstediğiniz herhangi bir ismi getirin ama o isim Erdoğan olmasın. O sözü söyleyenin canına okurlar, yargılarlar, hapse atarlar. Eğer bu sözler gerçekten Oğan’ın kendi sözleriyse ve AKP’yi bağlamıyorsa o zaman Oğan da yargılanmalı. Yargılanacak mı? Peki o halde Oğan’ın bu sözleri münferit mi?
Hiç kimse rejimi değiştireceğim diye haber vermez. Güçlü ve laik bir ülkeydi İran, insanlar özgürce yaşıyordu. Mollalar İran’da “Biz İslam cumhuriyeti kuracağız. Şeriat getireceğiz” demediler. Ama bunu yaptılar. Burada T.C.de, 15 Temmuz’dan önce ordu içindeki klik de “Biz üç beş kişiyle tarihin gördüğü en salak darbe girişiminde bulunacağız” demedi ama bunu yaptı. O halde siz şimdi ülkeyi, rejimi değiştirmeye uğraşanların bunu söyleyeceğini mi zannediyorsunuz? Bakın şort giyinen, mini etek giyinen kadınlar dayak yiyor, taciz ediliyor. İçki içmeden sigara içmeye, ayranın milli içki olup olmamasından sezaryenle doğuma aklınıza gelebilecek her konuda konuşan, kız ve erkek öğrencilerin aynı evde kalamayacağından, evli çiftlerin yapacağı çocuk sayısından, cinsel ilişkide doğum kontrolünden bahseden reis, çıkıp da “Yapmayın, insanların giyim kuşamına karışmayın” diyor mu? Demiyor. Yani bunları zımnen onaylıyor. Bu saldırıları onaylamak için saldırgana illa da “Oh iyi ettin, eline sağlık” demek gerekmiyor ki. Bu şekilde sessiz kalarak da onaylayabilirsiniz ve “iyi ettin” dediğiniz takdirde alacağınız tepkiyi almazsınız. Aynı reis Gezi Parkı protestoları sırasında “Başörtülü bacımı taciz ettiler” diye haykırıyordu oysa bu bir yalandı, görüntüler ortaya çıktı. Şimdi reis neden aynı cevvallikle “Şortlu bacımı taciz ettiler” demiyor? Madem bu ülkenin ferdi olan kadınlar senin bacın başörtülüsü de bacın olacak, mini eteklisi de ya da ikisi de bacın olmayacak. Değil mi ki sen bu ülkeyi yöneteceksin farklılıklara herkesten çok tahammülün olacak; değil mi ki sen bu ülkenin başısın ve ülkenin birliğini temsil ediyorsun farklı tarzda yaşayan insanlara en çok senin tahammülün olacak. Biz tüm yaptıklarına rağmen hakaretlerine, tüm dünyayla kavga etmene, yaptığın tuhaf projelerle ( köprüler ) ülkeye zarar ettirmene, AKP’li dört bakanı yargılatmamana, orda burda kadrolaşmana, cemaate her istediğini vermene, orda burda ağaç kesip doğa katliamı yapmana rağmen sana tahammül ediyoruz o zaman sen de bize tahammül edeceksin.
Çoğumuzun bildiği bir bilgiyi tekrar vereyim. Kurbağayı sıcak su dolu bir tencereye atın, kurbağa sıçrar ve kurtulur. Ama su oda sıcaklığında olursa ve kısık bir ateşte çok yavaş ısıtılırsa kurbağa bunu farketmez yavaş yavaş sıcaklık yükselir ve su kaynadığında artık çok geçtir, kurbağa haşlanarak ölür.
Bir kere rejim değişikliği öyle akşam yattım, sabah kalktım baktım ki rejim değişmiş şeklinde olmaz. Nasıl mı olur? Önce bir sürü okul imam hatibe dönüştürülür ve yavaş yavaş karma eğitimin ortadan kaldırılmasına girişilir, çocuklara Arapça öğretilmeye başlanır. Dindar nesil yetiştireceğiz, denilerek kendi din anlayışı tüm topluma dayatılır. Sağda solda kadınlar giyim kuşamı yüzünden şiddete uğrarken taciz edilirken susulur. Ayran reklemında ineğin memesinden tahrik olan sapıklar reklamı yasaklar ( şaka yapmıyorum ), iktidar cenahından biri çıkar “Karma eğitimi kaldıracağız” der tepkiler yükselince onun şahsi görüşüdür, derler. Bir başkası kalkar bütün okulları imam hatibe çevirmekten bahseder. Ama ilginç bir şekilde bu kişinin torunu imamhatipte değil Fransız Lisesi’nde okumaktadır. Profesör olmuş bir hayvan oğlu hayvan TV’ye çıkar “Namaz kılmayanlar hayvandır” der. Bir başka denge yoksunu “Çalışan kadın fuhuşa hazırlık yapmaktadır” der ama kendisinin kızı çalışmaktadır. Bir gazetecinin Sizin de kızınız çalışıyor, lafına delirir. Bir başkası Erasmus değişim programına “Erasmus değil orgazmus” der ve öğrencilerin birbirini becermek için Erasmus programından faydalandığını iddia eder. Ama ilginç bir şekilde bu kişi de kızını Erasmus programıyla yurtdışına göndermiştir. Haydi neyse kızın günahı yok, bir şey demiyeyim. Bir devlet adamı çıkar seçim meydanlarında rakibine “Alevi olduğunu söylesene” der. Birtakım tarikatlar, cemaatler, şıhlar… devletle iç içe geçmiştir. Seslenmezsiniz, seslenmezsiniz, seslenmezsiniz… Bir gün gelir seslenEmezsiniz. Bir bakarsınız ki Atı alan Üsküdar’ı geçmiş. İşte böyle olur rejim değişikliği. Her şey tedrici, yani yavaş yavaş olur. Türkiye zaten şu an bir değişim geçiriyor, Oğan bunu söylesin ya da söylemesin hiç önemli değil.
Peki bu rejim değişikliği iyi mi olur kötü mü olur? Bu soruya şöyle bir cevap vereyim: Hiç Norveç’te, İsviçre’de, Danimarka’da, Hollanda’da, Avustralya’da doğup da Afganistan’a, Suudi Arabistan’a, İran’a gitmek için canını tehlikeye atan var mı? Hiç Avrupa’dan Ortadoğu’ya kaçan mülteciler Ege’de boğuluyor mu? O halde şimdi Avrupa’ya mı benzemek istemeliyiz yoksa İran’a mı?


[1] http://www.sozcu.com.tr/2017/gundem/binali-yildirimin-canakkale-simdi-gecilecek-sozleri-sosyal-medyayi-salladi-1700313/
[2] http://www.gazetevatan.com/basbakan-yildirim-yok-olacaklar--1085004-gundem/
[3] http://gazetekarinca.com/2017/06/yildirim-yine-imla-hatasi-yapti-oldum-olasi-bu-yumusak-gyi-anlayamadim/