9 Ocak 2015 Cuma

ÖLÜM GÜZEL ŞEY (Mİ?)



Ölüm güzel şey… Evet, güzel şeydir ölüm. Ölüm olmasaydı pişmanlık olur muydu? Kalbini kırdığımız birinin gönlünü almak için ondan özür dilemek için yanıp tutuşur muyduk ölüm olmasaydı? Vicdan ne güzel şey, rahm ne güzel şey değil mi? Kalplerde merhametin zerresi olur muydu ölümün olmadığı bir yerde? Eğer ölüm olmasaydı sever miydik birbirimizi? Ölüm olmasaydı insanlar birbirini sevmezdi ki, analar bile bebeklerini emzirmezdi ölüm olmasaydı.
Ölüm olmasaydı hayatın lezzeti olur muydu, nefes almanın güzelliği olur muydu? Ölüm olmasaydı şöyle güzel bir soğanlı Adana dürümü, az tuzlu soğuk bir ayranla yemenin zevkine varabilir miydik? Ölüm olmasaydı araştırma yaparmıydık, önümüzde sonsuz bir hayat varken okur, düşünür, araştırır; bilimin ve bilginin tadına varabilir miydik? Ölüm olmasaydı John Steinbeck ne Bitmeyen Kavga’yı yazabilirdi ne de Gazap Üzümleri’ni. Ölüm olmasaydı on gün dünyayı sarsamazdı, John Reed de Dünyayı Sarsan On Gün’ü yazamazdı. Sanat olur muydu ölüm olmasaydı?
Ben bu yazıyı yazmazdım ki ölüm olmasaydı. Bir zamanlar benim için çok özel biri vardı. Sık sık buluşurduk hem maddi (beraber bir şeyler yer içerdik) hem manevi paylaşımlar (duygularımızı, sevinçlerimizi, kederlerimizi açardık birbirimize) yapardık. Birlikte olmaktan büyük zevk alıyorduk. Paylaşmak bu kadar güzel olur muydu ölüm olmasaydı? Bu zevki alır mıydık ölüm olmasaydı? Ölümün ne kadar güzel bir şey olduğunu ona da söylemiştim. İşte tam da ölüm var olduğu için yaşamak bu kadar güzel, ölüm olduğu için yaşam herhangi bir gerekçe istemez.
Ölüm güzelken bu kadar güzelken hem de aynı anda ne kadar da çirkin olabiliyor. Bazen bir diktatör çıkıyor ortaya alkışlıyorlar. Çıkıyor kürsüye diktatör, diktatör sanki yaşayan ölüm. Ölümün mücessim hali ağzını açıyor konuşmaya başlarken; fakat ağzı kokuyor, ağzında kan kokusu var. Elini kaldırıp parmağını sallıyor, ellerinden kan damlıyor. Bir yavrucak yerde yatıyor kara kapkara tenli, kara kaşlı, kara gözlü… ama hepsinden daha kara olan yavrucağın bahtı. Diktatör ağzından ölüm saçıyor, kan saçıyor “Diyorlar ki emri kim verdi? Emri ben verdim, bu çocuğu ben öldürttüm!” Diktatörün etrafında toplanan güruh alkışlıyor. Neyi alkışlıyor? Ölümü alkışlıyor. Ama bu öyle sıradan bir ölüm değil, minik bir yavruyu anacığının kolları arasından alıp götüren bir ölüm. Bu alkışlanacak bir ölüm değil. Ölüm bazen kahpece pusu kuruyor, esnaf kılığında. İnsanların üstüne ölüm yağdıran polislerden kaçan birinin ayağına çelme atıyor ölüm ve en adice, en zalim, en gaddar, en galiz yüzünü gösteriyor ölüm. Ölüm güzel mi demiştim, yok değil bu sefer değil tövbe değil. Vallahi de değil, billahi de değil.
Bazen ölüm yollara düşüyor, kalkıyor Avrupa’nın banliyölerinden, metropollerinden, o metropollerin gettolarından Ortadoğu’daki Ustasının yanına. Sonra Ortadoğu’dan dönüyor tekrar Avrupa’daki metropole “Allahuekber” nidalarıyla kalaşnikoftan sıktığı mermilerle 12 kişiyi öldüren eli kanlı katiller… Birileri geliyor kravatlı, takım elbiseli, tıraşlı şık bir beyefendi diyor ki “Herkesin inanç özgürlüğüne saygılı olmalıyız. İslamofobiyle mücadele etmeliyiz.” Ölenler için bir üzüntü dahi bildirmiyor çünkü ölenlerden farklı düşünüyor. Belki de ölüm şimdi böyleleri dünyayı yaşanmaz hale getirince hiç de güzel değil. Ben ölen insanlardan kıpkırmızı bir sıvı aktığını gördüm dini ya da imanı yoktu bunun. Hiç kimseninki diğerinden farklı değildi. Daha temiz ya da bozuk değildi hepsinden aynı akıyordu. Ama vampirler bunu bilmez, onlar ancak kanla beslenmeyi bilir. Tıraşlı, takım elbiseli, şık vampir, bunun gibileri olmasaydı şu dünyada ölüm de yaşam da o kadar güzel olurdu ki…   

Hiç yorum yok: