24 Nisan 2009 Cuma

İSLÂMİYET ÖNCESİ ARAP EDEBİYATI

İslâm öncesi dönemde Araplar’da nesir yoktu dersek abartmış olmayız. Bugün bile Arap edebiyatı büyük oranda şiirdir hikaye ve roman Arap edebiyatında çok yeni konulardır. İslâm öncesi Arap şiiri büyük oranda dini motifleri işler.

Kâbe’yi ziyaret zamanlarında şairler şiirlerini ukaz panayırında söylerdi kazanan şiirlere “Muallakat-ı Seb’a” ( Yedi Askı) denirdi ki bu kazanan yedi şiir ketenden mushaflara yazılıp Kâbe’nin duvarına çivilenirdi. Hacc zamanı okunuyor ve Kâbe’nin duvarına çivileniyorsa bunlar da ancak dinî şiirler olabilir.

İslâm öncesi dönemde de elbette Allah biliniyordu ve ona tapılıyordu. Putlar ise aracıydı putperestler bu putların kendilerini Allah’a yakınlaştırdığını ve kemdilerine şefaat edeceklerini düşünerek putlara ibadet ediyordu ama en büyük ilah Allah’tı.

Şimdi cahiliye devrinin şairlerinden Evs bin Hacer’in bir şiirine bakalım:
“Lât'a, ‘Uzzâ’ya ve onlara ibadet edenlere andiçerim, Allah'a da; çünkü Allah, onlardan daha yücedir”*

Görüldüğü gibi Allah inancı yine var.

Bundan başka Hac da İslâmiyetten önce vardı.
Telbiye Hacc’a niyet etme duasıdır. Oruca namaza nasıl niyet edilirse Kâbe tavaf edilirken de niyet edilirdi. İslâmiyetten önce Kâbe tavaf edilirken söylenen telbiye şu şekildeydi:

"Lebbeyk allahümme lebbeyk.
Lebbeyk ve sadeyk.
Ma ehabbena ileyk"

Buyruğundayım, Allahım buyruğundayım!
Buyruğun başım üstüne! Ortağın yoktur senin!
Yalnızca tek ortağın var! O da senindir!


Bu daha sonra İslâmiyet’te şu şekilde değiştirilmiştir:

"Lebbeyk, Allahümme lebbeyk,
lebbeyke la serike leke lebbeyk,
innel’hamde ve’n ni’mete leke ve’l-mülk, la serike lek."


“Buyruğundayım Allahım, buyruğundayım!
Buyruğun başım üstüne, ortağın yoktursenin , buyruğundayım,
Hamd ve nimet senindir, ortağın yoktur senin!”

İslâmiyet öncesi dönemde Kâbe tavaf edilirken söylenen bir başka dua:

“Lat, Uzzâ ve üçüncüleri Menât'a yemin ederiz; onlar yüce turnalardır, onların şefaatine elbette ümit bağlanabilir .”**

Dinî şiirleriyle tanınan Zuheyr bin Ebî Sulma'nın söylediği bir şiirde de şöyle yemin ediliyor:
“Ukaysır'ın kutlu taşlarına, başların ve bitlerin kazıldığı (hacıların tıraş olduğu) yere andiçerim.(Tavîl)”***

Bu sözlerde geçen Hac için tıraş olma âdeti bayağı tanıdık geliyor, hatta bir Kuran ayetini çağrıştırıyor, bakalım şuna:
“Andolsun Allah, elçisinin gördüğü rüyanın hak olduğunu doğruladı. Eğer Allah dilerse, mutlaka siz Mescid-i Haram'a güven içinde, saçlarınızı tıraş etmiş, (kiminiz de) kısaltmış olarak (ve) korkusuzca gireceksiniz. Fakat Allah, sizin bilmediğinizi bildi, böylece bundan önce size yakın bir fetih (nasib) kıldı. (FETİH-27)”

İslâmiyet öncesi dönemde duaları kabul edilmeyen kimi putperestlerin önceden önünde durup dua ettiği adaklar adadığı putlara küfredip taş attığı da olurdu. Onlar nihayetinde Allah’la aralarında bir aracı bir şefaatçiydi. Kimi zaman putlar hurma macunundan da yapılırdı eğer sıkıntıya düşülürse açlık olursa insanlar bu tatlıdan yaptıkları putu yerlerdi. Bu da pagan dinlerindeki totem hayvanının avlanıp yenmesine bayağı benziyor. Totemizmde totemi simgeleyen hayvanın yenmesi yasaktır ama yılın belli zamanında bayram vs. kutsal günlerde tanrıyı simgeleyen totem hayvanları avlanıp yenebilirdi. Burda Arabistan’da çevresel koşulların etkisiyle durum biraz değişmiş belli bir zamanda değilde sıkıntı ve kıtlık zamanlarında yeniyor totem.

İslâmiyet öncesi dönemde İslâmla ilginç bir benzerlik daha var. İslâmiyet öncesi dönemde ölen kişinin kabirleri başında kestikleri kurbanla beraber dirileceklerine ve kurbanlarına bineceklerine inanılırdı.
“Ya Sa‘d! Şayet ölürsem sana vasiyetim var; çünkü vasiyet eden bu kardeşin (ölüme) çok yakın olandır.
Babanın arkasından çekiştirilmesine, iki eli üzerinde eziyet edilecek şekilde dolaştırılmasına ve belalara uğratılmasına sakın müsaade etme.
Bu kardeşini uysal bir binite bindir, onu kötülüklerden koru; çünkü o (ölmeye) çok yakındır.
Belki de mahşerde (bana yarar sağlayabilecek en hayırlı iş): «bininiz» dendiğinde binebilmem için, senin bana bırakmış olacağın bir binit olabilir.(Kâmil) .”****


İslâmiyet öncesi Arabistan’ında elbette tek din putperestlik değildi Roma’nın etkisiyle Hıristiyanlaşmış Araplar, Museviler, putları reddeden Hanifler ve Hıristiyanlıkla hanif inancının bir karışımı olan Rukus dinine mensup kimseler de vardı. Hıristiyan Arap şairler de şiirlerinde kendi inançlarını anlatırlardı.
Hıristiyan bir şair olan Adiy b. Zeyd b. Hammâd b. Zeyd el-‘İbâdî’nin mısralarına bir bakalım:
“Bir gün bir sorgulayıcı seni sorguladığında takılmadan cevap verebilmen için sözümü can kulağıyla dinle.
Yaratıkların Rabbi! Bize olan nimetlerini nasıl tanıttıysa, ilk mucizelerini de öyle sergiledi?
Öyle ki evren (başlangıçta) herhangi bir boşluk ve çatlak olmaksızın karanlık, su ve rüzgar görünümünde bir okyanus halindeydi.
Böylece(Yüce yaratıcı) zifiri karanlığa emir verdi, o da hemen çözüldü; suyu da bulunduğu yerden çözüverdi.(Basît)
Yeryüzünü yaydıkça yaydı, sonra gökyüzünün altına tasarladığı gibi onu gerektiği şekilde dizayn etti.
Güneşi şaşmayacak şekilde yörüngesine oturttuğu gibi gece ve gündüzü de birbirinden ayırdı.
Mahlukatı altı günde yarattı; bu yaratılış sonunda insana (bilinen) şeklini verdi”*****

Şimdi bu şiirin mısralarına biraz dikkatli bakalım ve Kuran’dan ayetlerle karşılaştıralım:

“Öyle ki evren (başlangıçta) herhangi bir boşluk ve çatlak olmaksızın karanlık, su ve rüzgar görünümünde bir okyanus halindeydi.”
“Allahü teâlâ, gökleri ve yeri altı günde yarattı. (Bundan evvel ise) Arş'ı su üzerinde idi. ( HUD-7)”


“Yeryüzünü yaydıkça yaydı, sonra gökyüzünün altına tasarladığı gibi onu gerektiği şekilde dizayn etti.”
“Yere ve onu yayıp döşeyene, (ŞEMS-6)”


“Güneşi şaşmayacak şekilde yörüngesine oturttuğu gibi gece ve gündüzü de birbirinden ayırdı.”
“Ne güneşin aya erişip-yetişmesi gerekir, ne de gecenin gündüzün önüne geçmesi. Her biri bir yörüngede yüzüp gitmektedirler. (YASİN-40)”



Hanif şairler de vardı elbette, Zeyd bin Amr bakalım ne yazmış:

“İşler taksim edilmişken (gerçekler tüm çıplaklığıyla ortadayken), ben tek olan Rabbe mi yoksa binlerce rabbe mi ibadet etmeliyim?
Lat'ı da Uzzâ'yı da hepsini terk ettim; zaten benim gibi yiğit ve sabırlı biri böyle yapar
Ne Uzzâ'ya tapınırım, ne de onun iki kızına; ne de Benî ‘Amr'ın iki putu etrafında dönerim.
Ben, henüz rüşde ermemişken rabbimiz sayılan Hubel'e de artık (Bundan Böyle) ibadet etmeyeceğim.”******
Kuran ne demiş:
“Siz Ba'le tapıp da yaratıcıların en güzeli (olan Allah'ı) mı bırakıyorsunuz?" (SAFFAT- 125)”

Bu surede adı geçen “Bal” Hübel’in kısaca söylenişidir.
Fazla söze gerek yok işte öncesi, işte sonrası.
……………………………………………………………………………………

* Evs b. Hacer, İbn Mâlik et-Temîmî, Dîvân, Beyrut 1960, s. 36; İbnu'l-Kelbî, Hişâm b. Muhammed b. es-Sâ’ib b. Bişr el-Kelbî, Kitâbu'l-esnâm, nşr. Ahmed Zekî Bâşâ, Ankara 1967, (trc. Beyza Düşüngen), s. 13.

** Ibnu'l-Kelbî, a.g.e., s. 13.

*** İbnu’l-Kelbî, a.g.e., s. 13.

**** el- Makdisî,Kâmil.,II, 144; Sâ‘id el-Endelusî, a.g.e., s. 44.
***** el-Makdisî, a.g.e., I, 150.
****** İbn Hişâm, Vafir., I, 226-227; Nâyif Ma‘rûf, a.g.e., s. 106-107.

Hiç yorum yok: